Kanadalı alternative / nu metal grubu Three Days Grace‘in 30 Haziran 2026 İstanbul konserini heyecanla beklerken, Aralık 2025’te Düsseldorf’ta verdikleri konseri yazarımız Deniz İrgas’tan dinliyoruz:
Three Days Grace: Yılların Söndüremediği Alev
Her dinlediğimde beni gençlik yıllarıma götüren, dalga dalga gelen bir nostaljiyle beni sürükleyen bir grubu, Three Days Grace’i, ilk defa canlı olarak dinleme fırsatına kavuştum. 5 Aralık 2025 tarihinde Almanya’nın Düsseldorf şehrinde izlediğim bu konser, hayatım boyunca unutmayacağım bir anı olarak beynime yerleşti. Şu anda kaleme aldığım yazının tam amacını ise henüz kesin olarak belirleyemedim, bugüne kadar yazdığım konser incelemeleri gibi olacağını sanmıyorum. Ne tam anlamıyla bir konser incelemesi, ne bir eleştiri, ne de grubu tanıtma amacı güden bir makale olmayacağına eminim. Yapmayı hedeflediğim şey, esasında Three Days Grace’in benim kalbimde sahip olduğu yeri sizlere anlatmak ve onları sahnede görme deneyiminin bende yarattığı hisleri tarif etmek. Her şeyden önce eklemek istediğim ise, 2026 yılında verecekleri turne kapsamına İstanbul’u da dahil ettiklerini gördüğümde Türkiye’deki dostlarım adına yaşadığım sevincin büyüklüğünü ifade etmek bile çok zor. Kendi yaşadığım mutluluğu binlerce kilometre ötedeki sevdiklerimin de yaşayacak olmasıdır belki de beni şu anda elime kalem almaya iten…

Three Days Grace Düsseldorf Konseri
Öncelikle, genel olarak Three Days Grace’in kim olduğundan kısaca bahsetmek istiyorum; 1997 yılında kurulan ve bugüne kadar üretmeye devam eden Three Days Grace, pek çoğumuzun gençlik yıllarından aşina olduğu bir isim. İlk albümleri “Three Days Grace”i 2003 yılında piyasaya sürdükleri andan itibaren asla sönmeyen, aksine büyüyen bir alev halinde müzik dünyasında var olmaya devam ediyorlar. Grubun pek çok dinleyicisi için ise ilk iki albümleri “Three Days Grace” ve “One-X” kalplerindeki özel yerlerini koruyor. Peki, aşağı yukarı yirmi yılı geride bırakan bu albümler neden hala daha bu kadar kıymetli? Bu sorunun cevabını herkes kendine öznel bir şekilde verebilir, fakat benim aradığım cevap bu öznelliğin ortasında hepimizi birden kendine çeken gizli bağı bulmak. Bu bağ, salt nostalji hissinden veya şarkıların akılda kalıcı ritminden çok daha öte bir oluşum. Bu bağ, aradan kaç yıl geçerse geçsin hep varlığını koruyan, insan olmaya özgün bir his: isyan etme arzusu.

Fakat içi boşaltılmış bir isyankarlık değil; insanı günden güne yiyen yalnızlık, öfke ve umutsuzluğun çığ gibi büyüyerek yarattığı bir isyankarlık. Her birimizin kendi hayatıyla bağdaştırabileceği, sözlerine baktığında sanki bir aynadan yansıyormuşçasına kendini gördüğü bu şarkılar, elbette ki ölümsüzlüklerini bu duygulara borçlu. Three Days Grace de bu durumun farkında olacak ki, konserlerinde yeni albümlerindeki parçalardan daha çok grubun ilk yıllarında piyasaya sürülen şarkılara yer verdiler. Binlerce insanın haykırarak müziğe eşlik ettiği bir gecede ise, herkesin hissettiği kollektif yalnızlık onları birkaç saatliğine bir araya getirmiş oldu. Bunu sadece ben söylemiyorum, grubun ana vokali Adam Gontier da sahnede bunu onaylayan sözler sarf etti. Gontier, pek çok hayranının kendilerine ulaştığı ve Three Days Grace şarkılarının onlara zor zamanlarında yardımcı olduğunu söylediğini bizlere anlattı. En çok bu görevi üstlendiğini düşündüğü şarkının “Never Too Late” parçası olduğunu da belirttikten sonra, grup bu şarkıyla geceyi noktaladı. Binlerce insana zorlu yollarda, hayatın engebeli aralıklarında yol gösteren bu şarkıyı canlı olarak dinlemek; üstelik etraftaki herkesin ortak bir şekilde bu şarkının kılavuzluğunun bilincinde olduğu bir anda bulunmak, benim için hayatta her daim bir güzellik ve umut olabileceğinin kanıtıdır.

Kollektif Yalnızlığın Müziği
Adam Gontier demişken, grubun kurucu üyelerinden olan Gontier’ın 2013 yılında grupla yollarını ayırması herkes için üzücü bir durumdu. Gontier’ın ayrılığı sonrasında grup dağılmanın aksine yeni bir solist ile devam etme kararı aldı, böylelikle Matt Walst gruba dahil oldu. Walst’ın solistliği boyunca grubun piyasaya sürdüğü albümler de hayranlar tarafından sevildi ve benimsendi; ki bunun en önemli sebebi Walst’ın grubun süregelen mirasına duyduğu saygı ve bağlılık. Kendisinden önce de var olan grubun duruşunu ve soundunu değiştirmeye çalışmaktan ziyade, Walst bu halihazırda kökleşmiş oluşumun üstüne kendisinden parçalar katarak onu besledi ve büyüttü. Grubun eski şarkılarını da özveriyle sahnede söyleyen, her yönden kendini gruba adayan Walst da bu çabalarının karşılığında grubun hayranları tarafından benimsendi ve sevildi. Varlığıyla gruba yeni bir katman ekleyen, fakat eğreti veya zorlama olmaktan çok uzak yeni solistleriyle birlikte Three Days Grace büyümeye devam etti. Öyle ki, 2024 yılında kimsenin öngöremediği bir şekilde Adam Gontier gruba yeniden dahil oldu. Fakat Gontier’ın dönüşüyle birlikte Walst’ı gruptan çıkarmak yerine, grup iki vokal ile devam etme kararı aldı. 2024’ten beri sahneye yeni kadrosuyla çıkan grup, bu birleşimi taçlandırmak için ise geçtiğimiz aylarda “Alienation” isimli yeni bir albüm çıkardı. Bana kalırsa, grubun şu anki çifte varoluşu onları gerçekten özel kılan bir element. Yeni ve eskinin birleşimi, el ele giden bir gelenek ve devrim çifti niteliğinde, eski topraklara ekilmiş yeni ve güçlü bir ağaç gibi yeşeriyor. İkilinin sahnede yan yana performans sergilemesi ise gerçekten izleyende büyük bir mutluluk uyandırıyor. Birbirini gölgelemeden, aksine tamamlayan ve onurlandıran bir yapının içinde var oluşlarını görmek, grubun evrenselliğinin ve zamansızlığının altını çiziyor.

Konserin geneli hakkında söylenecek çok söz var, fakat ben öncesinde hiç beklemediğim ve beni çok heyecanlandıran sürpriz bir andan bahsetmek istiyorum. Konserin sonlarına doğru, Gontier’ın seyirciye dönüp: “Benimle şarkı söyleyin!” demesinin ardından, akustik gitar eşliğinde Radiohead grubunun “Creep” şarkısını seslendirmesi… Adam Gontier’ın sesinden bu şarkıyı dinlemek, ve ben de dahil olmak üzere tüm kalabalığın ona eşlik ederek şarkıyı söylemesi benim için gecenin en güzel dakikalarıydı. Orada olan herkesin, Three Days Grace üyeleri dahil olmak üzere, içinde bulunduğu ve belki de uzun süredir mücadele ettiği yalnızlık ve dışlanmışlık hislerini el birliğiyle bir mutluluk anına dönüştürmesi, bana bu grubu neden bu kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırlattı.
Özetle, Three Days Grace ile ilgili yazacak daha pek çok şey olmasına rağmen, bu izlediğim konserin içimdeki o yalnız, umutsuz genç kız için bir nevi ilaç olduğunu söyleyerek bu yazıyı noktalamak istiyorum. Diliyorum ki, önümüzdeki yıl İstanbul’da kendilerini canlı olarak izleme fırsatı bulan bütün dostlarım benimle aynı sevinci ve coşkuyu yaşar, içlerindeki o yabancılaşmış benliği bir nebze olsun bu vesileyle iyileştirler.

(Photo Cr: @threedaysgraceofficial Instagram page)
©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”



