Michael Jackson denince akla önce hayatı boyunca üzerine yapışan Pop’un Kralı etiketi gelir nedense: unutulmaz melodiler, ikonik moonwalk, taşlı beyaz eldiven, dev stadyum konserleri, kusursuz koreografiler… Oysa Michael Jackson’ın eşsiz müzik adamı, dansçı ve koreograf kişiliğinin altında çok daha karanlık, çok daha öfkeli bir damar vardır. Belki de onu bu kadar sıra dışı yapan şey dünyanın gördüğü en büyük pop yıldızlarından biri olması kadar ruhunda ilk bakışta görünmeyen rock metal öfkeyi barındırmasıdır.
Posts
Gerçek Bir Altkültür
EBM aslında o kadar alt ve derin bir kültür ki, konuya nereden başlamak ve nasıl ilerletmek lazım bilemedim. Çünkü ilk bakışta, 1970’li yıllardan bugüne kadar ulaşan protest yapıya sahip bir müzik türü diyebiliriz. EBM‘nin Rammstein gibi endüstriyel metal gruplarının da yolunu açtığının altını da çizelim.
Dilerseniz öncelikle “EBM” (Electro Body Music) isminin nasıl ortaya çıktığını ve aslen isim babasının kim olduğuna bakalım. Elektronik Vücut Müziği terimi ilk olarak Alman elektronik grubu Kraftwerk‘ten Ralf Hütter tarafından 1977 senesinde, İngiliz müzik gazetesi “Sounds”‘a verdiği röportajda kullanıldı.
Şiir, Öfke ve Umut : Patti Smith Quartet İstanbul Konseri
Yaklaşık 10 bin dinleyicinin birkaç saatliğine kendi kişisel sorunlarından, hayatın karmaşasından ve dünyanın ağırlığından uzaklaşıp yaşama dair yeniden umut dolduğu, iyileşmeye dair birbirine tutunduğu bir konser: Patti Smith Quartet.
Tarihler 17 Mayıs 2026’yı gösterirken yolumuz Bonus Parkorman’ın yemyeşil sahnesine düşmüş, aylar öncesinden biriktirdiğimiz heyecanla konser için önceden hazırladığımız, Patti’ye yakışacağını düşündüğümüz kıyafetlerimizi giymiştik.
Sağanak yağmur yeni dinmişti. Tepemizde, günü daha da özel kılmak istermişçesine bir gökkuşağı belirmiş, hava ise olabilecek en tatlı hâliyle esmeye başlamıştı.
Few musicians in rock history have treated sound as something truly alive quite like Adrian Belew.
Whether alongside King Crimson, David Bowie, Talking Heads or Frank Zappa, Belew has always approached music with the mindset of an explorer — chasing strange textures, bending technology into emotion and constantly pushing beyond familiar territory. Especially during King Crimson’s groundbreaking 1980s era, he helped reshape progressive music into something futuristic, rhythmic and entirely unpredictable.
Now, with BEAT — alongside Steve Vai, Tony Levin and Danny Carey — Belew returns to the world of Discipline, Beat and Three of a Perfect Pair, not as a nostalgic act, but as a living continuation of that adventurous spirit.
In this conversation with Metal Oda, Adrian Belew reflects on the creative chaos of 1980s King Crimson, working with David Bowie, the influence of Beat Generation literature, artificial intelligence, creativity and progressive rock, and why curiosity still matters more than nostalgia.
Rock tarihinde sesi Adrian Belew kadar, adeta canlı bir organizma gibi ele alıp şekillendiren çok az müzisyen vardır.
İster King Crimson, ister David Bowie, Talking Heads ya da Frank Zappa ile çalışmış olsun, Belew müziğe her zaman bir kâşif zihniyetiyle yaklaştı —ve bunu değişik, kimi zaman tuhaf ses dokularının peşinden giden, teknolojiyi duyguya dönüştüren ve sürekli olarak alışılmış sınırların ötesine geçen bir anlayışla yaptı. Özellikle King Crimson’ın çığır açan 1980’ler döneminde, progresif müziğin dilini daha fütüristik, ritmik ve tamamen öngörülemez bir şeye dönüştürdü.
Şimdi ise BEAT projesinde — Steve Vai, Tony Levin ve Danny Carey ile birlikte — Belew, Discipline, Beat ve Three of a Perfect Pair albümlerinin ikonik dünyasına nostaljik bir şekilde değil, o dönemin maceracı ruhunun canlı bir yansıması olarak geri dönüyor.
Metal Oda için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Adrian Belew ile 1980’ler King Crimson döneminin yaratıcı kaosu, David Bowie anıları, Beat Kuşağı edebiyatının müzikteki etkisi, yapay zekâ, yaratıcılığın sınırları ve progresif rock üzerinden müzikteki merak ve keşif duygusunun neden hâlâ nostaljiden daha önemli olduğunu konuştuk.
Korn x Diablo IV: Efsaneler Karanlığa Dönüyor
Bir döneme damgasını vuran ve özellikle “Freak on a Leash” gibi parçalarıyla 90’ların gençliğinin sesi hâline gelen modern metal efsanesi Korn, 28 Nisan’da yayımlanan Diablo IV DLC’si Diablo IV: Lord of Hatred için Blizzard Entertainment ile iş birliği yaptı. Grup, bu iş birliği kapsamında 23 Nisan 2026 tarihinde “Reward the Scars” adlı yeni teklisini de yayımladı.
“Reward the Scars”, Korn’un yıllardır taşıdığı karanlık estetiği Diablo evreniyle buluşturuyor.
Boston: Bodrum Katından Çıkan Uzay Çağı
1970’lerin ortasında, rock sahnesine dev bir roket gibi inen Boston grubu, kulağa yalnızca gitar, vokal ve riff gibi gelse de, satır aralarında mühendislik, obsesif bir mükemmeliyetçilik ve insanüstü bir yalnızlık da barındırıyordu. Boston, o dönemki birçok grup gibi plak şirketlerinin yönlendirdiği bir müzik projesi değildi. Bu, kelimenin tam anlamıyla “bodrumdan çıkan bir devrim”di.
Heavy Metal ’in efsaneleşmiş temsilcilerinden Savatage, 19 Temmuz 2026’da “Prelude to Madness” turnesi kapsamında ilk kez Türkiye’de sahne alacak.
Adını, grubun 1987’de çıkarttığı “Hall of the Mountain King” albümündeki enstrümantal parçasından alan “Prelude to Madness”; grubun, 20 yılı aşkın bir aranın ardından 2025 yılında tekrar bir araya gelmesi sonrası gerçekleştireceği ilk büyük turne. Turnenin, grubun headliner olarak çıkacağı ilk ayağının İstanbul olması da bu konsere hem grup üyeleri için, hem de Türk hayranları için ayrı bir anlam kazandırıyor.
IN CONVERSATION WITH FAUN
In the relentless pace of the modern world, people often find themselves drifting into a kind of numbness—losing not only their sense of time, but also their connection to nature. A growing sense of estrangement takes hold. Yet certain forms of music—and art itself—have the power to reverse this disconnection, slowing time, reshaping its flow, and guiding the listener into an entirely different rhythm and mode of existence.
With narratives rooted in nature and myth, and with its mystical instruments and sonic textures, the German pagan folk band FAUN stands precisely at this intersection—rebuilding the bridge between past and present, ritual and stage, nature and human. Their music evokes the feeling of gathering around a fire under the open sky, returning to something deeply rooted. It is not merely something to be heard, but something to be experienced together.
Following the enchanting atmosphere of their 2023 Istanbul concert—where the boundary between stage and audience seemed to almost dissolve into a ritualistic experience—we spoke with FAUN’s founder Oliver Satyr about the essence of their music, the rediscovery of nature, and the transformation of cultural traces.
(Faun Turkey concerts, presented by Stagepass Live)
FAUN ÖZEL RÖPORTAJ
Modern dünyanın hızında kaybolan, adeta uyuşan insan, çoğu zaman doğayla kurduğu bağı da kaybediyor. Doğaya yabancılaşıyor. Ancak bazı müzikler ve tabii ki sanat, bu kopuşu tersine çevirerek zamanı yavaşlatıp akışı değiştirerek dinleyiciyi bambaşka bir ritme ve varoluş biçimine taşımayı başarıyor.
Doğanın ve mitlerin etrafında şekillenen anlatıları, mistik enstrümanları ve tınılarıyla Alman folk metal grubu FAUN, tam da bu noktada, geçmiş ile şimdi, ritüel ile sahne, doğa ile insan arasındaki köprüyü yeniden inşa ediyor. Açık havada, yıldızların altında, bir ateşin etrafında toplanma hissi uyandırıp insanı köklerine dönmüş gibi hissettiren bu özel müzik; sadece dinlenen değil, birlikte yaşanan bir deneyime dönüşüyor.
2023 İstanbul konserlerinde sahne ile izleyici arasındaki sınırın neredeyse ortadan kalktığı o büyülü atmosferin ardından, grubun kurucusu Oliver Satyr ile FAUN müziğinin özünü, doğayı tekrar hatırlamayı ve kültürel izlerin dönüşümünü konuştuk.
(Konser Organizasyon Stagepass Live)
