Rock tarihinde sesi Adrian Belew kadar, adeta canlı bir organizma gibi ele alıp şekillendiren çok az müzisyen vardır.

İster King Crimson, ister David Bowie, Talking Heads ya da Frank Zappa ile çalışmış olsun, Belew müziğe her zaman bir kâşif zihniyetiyle yaklaştı —ve bunu değişik, kimi zaman tuhaf ses dokularının peşinden giden, teknolojiyi duyguya dönüştüren ve sürekli olarak alışılmış sınırların ötesine geçen bir anlayışla yaptı. Özellikle King Crimson’ın çığır açan 1980’ler döneminde, progresif müziğin dilini daha fütüristik, ritmik ve tamamen öngörülemez bir şeye dönüştürdü.
Şimdi ise BEAT projesinde — Steve Vai, Tony Levin ve Danny Carey ile birlikte — Belew, Discipline, Beat ve Three of a Perfect Pair albümlerinin ikonik dünyasına nostaljik bir şekilde değil, o dönemin maceracı ruhunun canlı bir yansıması olarak geri dönüyor.
Metal Oda için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide Adrian Belew ile 1980’ler King Crimson döneminin yaratıcı kaosu, David Bowie anıları, Beat Kuşağı edebiyatının müzikteki etkisi, yapay zekâ, yaratıcılığın sınırları ve progresif rock üzerinden müzikteki merak ve keşif duygusunun neden hâlâ nostaljiden daha önemli olduğunu konuştuk.

BEAT’in hikâyesini biraz anlatır mısınız? Steve Vai, Tony Levin ve Danny Carey’den oluşan bu harika kadro nasıl bir araya geldi?

2021 yılında, 1980’ler King Crimson dörtlüsünün ve o dönemde yarattığımız müziğin 40. Yılının dolacağını fark ettiğimde Robert Fripp’i arayıp bunu bir şekilde kutlamamız gerektiğini söyledim. Bir süre konuştuk ve ertesi gün bana bir mesaj gönderdi. Önümüzdeki birkaç yıl boyunca yüklü programının buna izin vermeyeceğini söyledi. Ama aynı zamanda şunu da ekledi: “Eğer bunu yapmak istiyorsan, benim destek ve onayım seninle.”

O dönemde, daha önce birlikte çalıştığım bazı David Bowie konserlerinin de yapımcılığını üstlenmiş Angelo adında bir prodüktörle çalışıyordum. Bu müziği (80’ler King Crimson) yeniden hayata döndürme ihtimali üzerine konuşmaya başladık ama ilk büyük soru çok açıktı: Robert’ın yerini kim alabilirdi? Çünkü doğru gitarist olmadan bu projenin gerçekleşmesi mümkün değildi.

(Steve Vai  BEAT)

“Peki Robert’ın yerini kim doldurabilirdi? Aklıma gelen ilk isim Steve Vai oldu.” — Adrian Belew

Aklıma gelen ilk isim Steve Vai oldu. Yıllar önce Steve’in, Robert’ın gitar çalışına ne kadar hayran olduğundan bahsettiği bir röportaj okumuştum. Onu aradım, fikri anlattım ve anında kabul etti. Bana uzun zamandır gerçek bir “challenge” aradığını ve bunun tam da o olduğunu söyledi.
Sonra pandeminin içine düştük ve ne yazık ki her şey iki yıldan uzun süre askıya alındı. Turneler yeniden başladığında Steve’i tekrar arayıp bu projeyle hâlâ ilgilenip ilgilenmediğini sordum. Bana: “Şimdi eskisinden de çok heyecanlıyım,” dedi.
Benim için Tony Levin en başından beri vazgeçilmezdi çünkü o King Crimson sound’unun ayrılmaz bir parçasıydı. Danny Carey (Tool) ise projede mutlaka görmek istediğim bir diğer müzisyendi. Danny’i yıllardır tanıyorum — hatta bazı solo albümlerimde de çalmıştı — ve bana her zaman bu üç King Crimson albümünün hayatını nasıl değiştirdiğini anlatırdı. Bill Bruford’a duyduğu hayranlık onu bu iş için mükemmel seçim hâline getiriyordu.
Bizim için tek sorun zamanlamaydı. Tony, Peter Gabriel ile turneye çıkıyordu, Tool çok yoğundu ve hepimizin programlarının aynı anda rahatlamasını beklemek zorunda kaldık. Ama sonunda beklediğimize değdi ve gerçekleştiğinde harika hissettirdi.

(Danny Carey BEAT)

 

“O üç albüm hayatımı değiştirdi. Benim için zamansız bir müzik bu.” — Adrian Belew

 

Peki, Discipline, Beat ve Three of a Perfect Pair dönemine duyulan o ortak duygusal bağ mı sizleri bu üç ikonik albüm etrafında bir araya getirdi?
Kesinlikle. O albümler benim hayatımı değiştirdi.
Robert ilk kez bana Bill Bruford ile birlikte bir grup kurmayı teklif ettiğinde grubun adı henüz King Crimson bile değildi. Bunun neye dönüşeceğine dair hiçbir fikrim yoktu. Ama aslında Robert bana hayatım boyunca ulaşmaya çabaladığım her şeyin anahtarlarını teslim etmişti. Frontman, ikinci gitarist, söz yazarı ve besteci olmamı istiyordu. Bu inanılmaz bir fırsattı — ama aynı zamanda muazzam bir meydan okumaydı.
O dönemin müziği benim için hâlâ çok büyük anlam taşıyor. Tony için de öyle, çünkü o da aynı dönemde gruba katıldı. Steve ve Danny de o albümlerden derinden etkilenmiş müzisyenler. Benim için bu müzik zamansız.
King Crimson son yıllarda bensiz turneye çıktığında repertuvar daha çok 1970’ler dönemine odaklanıyordu. Ve dürüst olmak gerekirse, harekete geçmezsem King Crimson’ın 1980’ler döneminin zamanla göz ardı edilebileceğini — hatta unutulabileceğini — hissetmeye başladım.
Bu benim için çok önemliydi. Bu müziği sadece o dönemi yaşamış dinleyiciler için değil, hiç canlı izleme fırsatı olmamış insanlar için de geri getirmek istedim.

O dönemde ortaya çıkan şarkılar, sözler ve fikirler benim için son derece kişisel ve özel. Onlar bir bakıma benim çocuklarım.

King Crimson’dan söz edildiğinde hâlâ çoğunlukla doğrudan 1970’ler dönemini akla geliyor.

Bazıları için öyle, evet. Ama genç dinleyicilerimin büyük bir kısmı King Crimson’ı aslında Discipline üzerinden keşfetti. Onlar için King Crimson tam olarak buydu. Beni de birlikte büyüdükleri grubun solisti, söz yazarı ve frontman’i olarak görüyorlar.
King Crimson’da otuz yılı aşkın süre kaldım. Bu yüzden o dönemde ortaya çıkan şarkılar, sözler ve fikirler doğrudan benden çıkmıştır ve benim için son derece kişisel bir yerde duruyorlar. Bir bakıma onlar benim çocuklarım.

“Her zaman en çok sevdiğim şey, insanların daha önce duymadığı sesler yaratmak oldu.” — Adrian Belew

 

1980’ler King Crimson sound’unu bugüne taşırken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?

Benim için en büyük zorluk teknolojiydi. 1980’lerde King Crimson, o dönemde neredeyse hiç kimsenin kullanmadığı tamamen yeni araçlara erişebiliyordu. Robert ve benim gitar synthesizer’larımız vardı, Bill Bruford elektronik davullarla deneyler yapıyordu, Tony Levin ise insanların çoğunun daha önce görmediği bir enstrüman olan Chapman Stick çalıyordu. Dördümüz de yepyeni bir alan keşfediyorduk ve bence grubun bu kadar benzersiz duyulmasının en önemli sebeplerinden biri buydu.

Bugün o ses evrenini yeniden yaratabilmek için adeta zamanda geriye gitmem ve o orijinal sistemi yeniden kurmam gerekti. Kullandığım ekipmanların bir kısmı hâlâ elimdeydi — aynı amfi, aynı synthesizer, hatta synth sistemiyle kullandığım gitarlardan biri bile. Ama yıllar içinde birçok pedal ve ekipman ortadan kaybolmuştu. Hepsini pek çok telefon görüşmesi ve uzun araştırmalarla tek tek bulmam, avlamam gerekti. Zaten modern bir sistemi kullanıyordum: şu an sahip olduğum düzenin yarısı bu modern ekipmanlardan oluşuyor, diğer yarısı ise tamamen vintage bir setup. Sonunda ikisini bir araya getiren yeni bir hibrit sistem kurduk.
Şimdi konserlerde modern setup’ım ile tamamen o klasik sound’lara ayrılmış vintage rig arasında geçiş yapıyorum. Parker Fly’ın modern dokularından, eski Twang Bar King gitara ve orijinal pedal/synth tonlarına geçebiliyorum. Müziğin gerçekten o döneme ait hissettirmesi benim için çok önemli.
Dürüst olmak gerekirse teknoloji benim için her zaman iki ucu keskin bir kılıç oldu; hem büyük bir nimet hem de külfet. Teknoloji sürekli değişiyor, bu da ekipmanını devamlı yeniden kurmak ve gelişmelere ayak uydurmak zorunda olduğun anlamına geliyor. Hayatın boyunca kullandığın bütün sistemleri dünyanın her yerine taşıman imkânsız. İşin zor kısmı bu. Ama aynı zamanda beni en çok heyecanlandıran şey de tam olarak bu süreç.
Her zaman en çok sevdiğim şey, insanların daha önce duymadığı sesler yaratmak oldu. Pek çok gitarist hız ya da yüksek ses üzerine yoğunlaşır ama benim kendi küçük alanım her zaman yeni dokular ve yeni sesler keşfetmeye çalışmak oldu — beklenmedik olanı aramak. Bu, benim evrendeki küçük, kendime ait köşemdi.

BEAT ismi açıkça Beat Kuşağı’na bir gönderme. Müziğinizde Beat hareketinin asi ve spontane ruhuyla nasıl bir bağ kurdunuz?
Özellikle Beat albümünü yaptığımız dönemde bu bağı çok derinden hissettim. O sıralar çok fazla Beat Kuşağı edebiyatı okuyordum ve bu, özellikle Neurotica gibi şarkıların söz yazımını doğrudan etkiledi. Kerouac ve o kuşağın farklı yazarlarına özgü o spontane yazım biçimine büyük bir hayranlık duymaya başlamıştım.
Ama beni asıl etkileyen şey, Beat edebiyatı ile free jazz arasındaki bağdı. Düşüncelerin özgürce akmasına izin verme fikri vardı demek istiyorum— aklına ne geliyorsa onu içgüdüsel olarak takip etmek. Bu yaklaşım benim yaratıcı sürecimin her zaman çok büyük bir parçası oldu.

Kariyeriniz boyunca David Bowie, Talking Heads, Brian Eno, Paul Simon gibi inanılmaz geniş bir yelpazede sanatçılarla çalıştınız. Hatta şu sıralar yeni bir metal albüm üzerinde çalışan William Shatner (Kaptan Kirk) bile bunlardan biri. David Bowie ile geçirdiğiniz dönemden hafızanızda en çok yer eden an hangisi oldu?
David Bowie ile geçirdiğim her an benimle kaldı.

Ama sanırım en unutamadığım an, ilk karşılaşmamızdı. O sırada Almanya’da Frank Zappa ile çalıyordum ve konser arasında David Bowie’yi Iggy Pop ile birlikte ses masasının yanında gördüm. Yanına gidip sadece şunu söyledim:
“Yaptığın her şey için sana teşekkür etmek istiyorum. Müziğine hayranım.”
Bowie anında şöyle cevap verdi:
“Harika. Peki grubumda çalmak ister misin?”
Bu hikâye tamamen gerçek, kelimesi kelimesine böyle yaşandı. Hayran olduğun biriyle ilk kez karşılaşıp daha ilk dakikada ondan böyle bir şey duymak hakikaten gerçeküstüydü.

King Crimson’ın 1970’ler dönemi çoğu zaman grubun en ikonik dönemi olarak görülüyor. Hatta ben grubu henüz tanımazken bile Epitaph gibi parçalar çocukluk anılarımın fon müziği gibiydi. Sizce 1970’ler ve 1980’ler King Crimson’ı arasındaki temel fark neydi?
Öncelikle şunu söylemeliyim: Gruba katılmadan çok önce de 1970’ler King Crimson’ının büyük bir hayranıydım. O dönem gariban bir müzisyendim ve birçok gece sadece ilhamımı kaybetmemek için kulaklıkları takıp o albümleri dinlerdim. O müzik gerçekten zor yıllarımda bana yardımcı oldu. Ama dürüst olmak gerekirse, onları çalmayı hiçbir zaman denemedim çünkü o dönem benim müzisyenlik seviyemin çok çok ötesindeydi.
Beni en çok etkileyen şey o müziğin ihtişamıydı — Peter Sinfield’ın şiirsel, süslü ve çok “İngiliz” hissi veren sözleri ama aynı zamanda müziğin kendi içindeki kontrastlar. King Crimson, 21st Century Schizoid Man gibi vahşi bir parçadan bir anda I Talk to the Wind gibi son derece melodik, neredeyse armonik yapısıyla bir Beatles şarkısını andıran bir parçaya geçebiliyordu. Bu beni büyülüyordu çünkü bu özellikleri, grubu kategorize etmeyi imkânsız hâle getiriyordu.

1980’ler versiyonundaki temel fark ise bizim o yöne doğru gitmemiş olmamızdı. Hatta başlangıçta King Crimson olduğumuzu bile düşünmüyorduk. Her şey tamamen yeni bir proje olarak başladı. Ama sonra Robert grubun “King Crimson ruhuna” sahip olduğunu söyledi ve ben de anında: “O zaman adına King Crimson diyelim,” dedim. Bu benim için çok büyük anlam taşıyordu.

(Belew & Fripp)

O dönemde New York Amerikan müziğinin merkeziydi ve şehir yepyeni fikirlerle kaynıyordu — Afrika etkisindeki ritimler, deneysel şarkı yazımı anlayışları, Talking Heads ve Brian Eno gibi isimlerin etkisi… Robert zaten New York’ta yaşıyordu ve o müzik sahnesinin bir parçasıydı. İkimiz de o döneme kadar Eno ile çalışmıştık. Dolayısıyla o enerjinin müziğe sızması çok doğaldı.
Tony Levin Chapman Stick çalmaya başladığında ise bir anda yapabileceklerimizin sınırı kalmamış gibi hissettik. Bill Bruford akla hayale gelebilecek neredeyse her ritmik fikri çalabiliyordu. Robert’ın, Avrupa ve Amerika’daki ilk konserlerden birkaçının ardından “Şu anda dünyanın en iyi canlı grubu olduğumuzu düşünüyorum,” dediğini hatırlıyorum. Bu beni gerçekten durup düşündürmüştü çünkü Kentucky’de cover şarkılar çalan, hayatında hiç odd time signature çalmamış bir adamken bir anda dünyanın en iyi canlı grubunun frontman’i hâline gelmiştim. Gerçekten olağanüstü bir yolculuktu.

Tabii ki bu aynı zamanda 80’lerdi ve bence o dönemin bütün atmosferi ve sound’u müziğinize bir şekilde sinmişti. 1980’ler King Crimson sound’u da o dönemin dokularıyla ve atmosferiyle çok güçlü biçimde bağlantılıydı bence ve bu da onu 70’ler sound’undan ayıran faktör, öyle değil mi?
Kesinlikle. Ve bizler, ellerinin altında yeni teknolojiler ve tamamen yepyeni fikirlerle bir araya gelmiş dört müzisyendik. Geriye dönüp baktığımda, Discipline albümünü yaparken hiçbirimizin ileride bu albümün bir dönüm noktası görüleceğini düşünmüyorduk.

“Sadece içgüdülerimizi takip ediyor ve duymak istediğimiz müziği yapıyorduk.” — Adrian Belew

Gerçekten de sadece içgüdülerimizi takip ediyor ve duymak istediğimiz müziği yapıyorduk. Benim felsefem her zaman bu oldu. Bana göre müzik tam olarak böyle yapılmalı: hiçbir zaman listeleri ya da trendleri umursamadım. Benim için müzik merakla başlar: aklımda bir fikir vardır ve onun nasıl duyulacağını merak ederim. Eğer onu ben yaratmazsam, belki de başka hiç kimse yaratmayacaktır.

Eğer yarattığınız şeyden keyif almıyorsanız zaten müzik yapmanın da bir anlamı yok elbette. Ve ben her zaman sizin King Crimson’a Robert Fripp’in daha ciddi duruşunu dengeleyen eğlenceli, şakacı bir katman eklediğinizi hissettim. King Crimson BarberShop parçası buna mükemmel bir örnek olabilir — hem komik hem de tuhaf biçimde samimi (no photos / we don’t do encores). O sözler size mi aitti?
Hayır, o tamamen Tony Levin’in fikriydi. Grup için bir şaka olarak kendi kaydetmişti. Gençliğinde gerçekten bir barbershop quartet’te şarkı söylemişti, dolayısıyla bütün sözleri kendisi yazdı, bütün vokalleri de yine kendisi söyledi.

(Tony Levin – BEAT)

Ama şunu düşünüyorum ki Tony ve ben — o zaman gruptaki iki Amerikalı olarak — King Crimson’a doğal biçimde belli bir eğlence ve şakacılık hissi kattık. Bu benim kişiliğime çok derin şekilde işlemiş bir özellik zaten ve istesem bile bunu gizleyemezdim. Tony de hayatınızda karşılaşabileceğiniz en komik hikâye anlatıcılarından biridir. Ayrıca müthiş zeki ve cin gibidir.

Öte yandan Robert ve Bill çoğu zaman köşede oturup her şeyi son derece ciddi biçimde analiz ederlerdi. Yani aramızda kesinlikle belirgin bir zıtlık vardı.
Ben, aynı ruhun bugün hâlâ BEAT içinde yaşadığını düşünüyorum. Artık tamamen Amerikalı müzisyenlerden oluşan bir grubuz ve King Crimson müziğine büyük saygıyla yaklaşıyoruz ama aynı zamanda onu biraz kendimize de ait hâle getirdik. İçinde bir neşe duygusu, hatta neredeyse Amerikanvari bir “swing” hissi var. Orijinal grup zaman zaman çok katı ve milimetrik hissedebiliyordu, bu versiyonda ise biraz daha fazla akış, biraz daha fazla gülümseme var.

Daha önce müziğinizde Stravinsky ve Gershwin gibi klasik bestecilerin etkilerinden söz etmiştiniz. King Crimson da çoğu zaman klasik müzikten beslendi — hatta Holst’tan ilham alan The Devil’s Triangle gibi parçalar, Black Sabbath’tan Geezer Butler gibi metal müzisyen kuşaklarını bile etkiledi. Stravinsky ve Gershwin söz konusu olduğunda, onların etkisini daha çok armonik dil ve ritmik karmaşıklıkta mı hissediyorsunuz, yoksa daha çok yapı ve doku tarafında mı?
Benim için bu daha çok bestecilik tarafıyla ilgili — armoni, ritmik fikirler ve müziğin genel mimarisiyle ilgili yani.
Örneğin Dinosaur parçasının orta bölümünde özellikle üç müzisyenin birlikte çalması için bir pasaj yazmıştım. Robert o üçlü bölümde yer almak istemedi, dolayısıyla sonunda ben, Tony Levin ve Trey Gunn çaldık. Ve o bölüm doğrudan Stravinsky’nin The Rite of Spring eserine bir göndermeydi.

Bu etki benim için her zaman çok önemli oldu. Film müzikleri de müzikal gelişimimde büyük rol oynadı. Küçükken sinemada çok zaman geçirirdim ve film müzikleri sayesinde inanılmaz orkestrasyonlar ve bestecilik anlayışlarıyla tanıştım.
Hatta Disney’in Fantasia filmi beni çok küçük yaşta The Rite of Spring ile tanıştırmıştı. Sanırım sekiz yaşlarındayken bile, o müzik, sesleri duyma ve kompozisyonu algılama biçimimi şekillendiriyordu.

Stravinsky’nin müziğinde aynı zamanda çok güçlü bir jazz hissiyatı/duyarlılığı da var. Yakın zamanda Metal Oda’ya konuşan bir başka progresif rock müzisyeni progresifi “küçük bir dünya” olarak tanımlamıştı. Sonradan King Crimson’da yer almış olan Gavin Harrison (Porcupine Tree), Steven Wilson’ın King Crimson kataloğunu remixlemesi, Opeth ile çalışmaları, hatta sizin Mikael Åkerfeldt (Opeth) ile birlikte Porcupine Tree’nin Deadwing albümüne katkınız —tüm bunlar progresif rock ile metal arasında oldukça ilginç, iç içe geçmiş bir evren varlığına işaret ediyor. Sizin bakış açınıza göre bu dünyalar ne kadar bağlantılı ve siz kendinizi bu rock-metal evreninin neresinde görüyorsunuz?
Bu gerçekten güzel ve ilginç bir soru çünkü kendimi hiçbir zaman dar müzikal kategoriler içinde düşünmedim. Müziğimi doğrudan progresif rock, metal ya da belirli başka bir tür olarak da görmüyorum.
28 solo albüm yaptım ve bunların çoğunda neredeyse bütün enstrümanları kendim çaldım. Bir bakıma o albümler benim müzikal kimliğimi direkt olarak temsil ediyor olabilir. Ve açıkçası müzikal etkilerimin büyük kısmı daha da geriye, 1960’ların müziğine ve içinde büyüdüğüm sesler evrenine kadar uzanıyor.
Ama aynı zamanda King Crimson’ın bir parçası olmak bana kesinlikle progresif rock dünyasının, hatta heavy metalin bazı alanlarının kapısını açtı. Bu bağlantının büyük kısmı muhtemelen Robert Fripp üzerinden geldi. Bana göre King Crimson esasen progresif rock’ı yaratan gruptur, dolayısıyla Robert da en başından beri bu hareketin merkezindeydi.
Bu aralar düzenli olarak Cruise to the Edge adlı progresif rock gemisinde sahne alıyorum. Bu cruise, YES grubu tarafından başlatılmıştı ve halen her yıl yirmiden fazla progresif rock grubunu bir araya getirmekte. Orada zaman geçirince, sizin de dediğiniz gibi, bu progresif dünyasının ne kadar küçük olduğunu fark ediyorsunuz. Dream Theater, Tool ve sayısız başka gruptan müzisyenlerle karşılaşıyorsunuz ve ben yıllar içinde birçoğuyla arkadaş oldum.
Dolayısıyla evet, sanırım insanlar beni de o ailenin bir parçası olarak görüyorlar. Ama kişisel olarak ben hiçbir zaman kendimi progresif rock içinde fazla dar biçimde tanımlamak istemedim.

“Günün sonunda kendimi her şeyden önce bir şarkı yazarı olarak görüyorum.” — Adrian Belew

Günün sonunda kendimi her şeyden önce bir şarkı yazarı olarak görüyorum. Bazen progresif müzisyenler şarkıların kendisinden çok teknik cambazlık tarafına odaklanabiliyor. Ben ise kendimi hep bu iki dünyanın arasında bir yerde hissettim. Sanırım müzikal olarak tam olarak kim olduğumu tanımlamakta zorlanmamın nedeni de bu; yaptığım her şeyi seviyorum.
Neredeyse bütün enstrümanları kendim çaldığım solo albümler yaptım, Pixar ile film projelerinde çalıştım, orchestra için bir senfoni besteledim, tamamen farklı dünyalardan sanatçılarla iş birlikleri yaptım… Hiçbir zaman tek bir şeritte, tek bir alanda kısıtlı kalmak istemedim.
Bu yüzden sabit bir tarzım olduğunu düşünmüyorum. Kendimi David Bowie ile kıyaslamam tabii ki, ama muhtemelen onunla aynı içgüdüyü paylaşıyorum — sürekli ileri gitme ve devamlı yeni bir şey yaratma arzusu demek istiyorum.

Sıradaki iki sorumu birleştirmek istiyorum. Sosyal medyada oldukça aktifsiniz ve merak ediyorum: sizce bu platformlar sanatçılarla dinleyicileri birbirine daha mı yakınlaştırdı, yoksa müzisyenlerin etrafındaki gizemli aurayı ortadan kaldırdı mı? Bir de bugün müzikte yapay zekâ kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence sosyal medya inanılmaz derecede faydalı oldu çünkü sanatçıların doğrudan dinleyicileriyle iletişim kurmasına ve insanlara gerçekten neler yaptıklarını göstermesine imkân tanıyor. Dolayısıyla evet, belki o gizem duygusunun bir kısmı kayboldu — gerçi bazı sanatçılar bunu hâlâ koruyabiliyor — ama çoğunlukla ruhunuzu dinleyicilerinize açabiliyorsunuz.
Ben şahsen bundan keyif alıyorum. Dinleyicilerimle konuşmayı, soruları cevaplamayı ve aklımdan geçenleri paylaşmayı seviyorum. Benim karakterim böyle. Robert Fripp gibi biri muhtemelen bu tür bir etkileşimden benim kadar hoşlanmazdı ama bana çok doğal geliyor. Bunun insanların hem sanatçıyı hem de müziği daha iyi anlamasına yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Yapay zekâ konusuna gelince… dürüst olmak gerekirse ben de hâlâ tam olarak ne düşüneceğimi bilmiyorum. Nereye gideceğini tamamen anlayabilmek için henüz çok erkenmiş gibi geliyor. Kendi müziğimi çok fazla etkileyeceğini sanmıyorum çünkü her şeyi kendim çalmaktan ve yaratmaktan keyif alıyorum. Ama teknik açıdan kesinlikle faydalı olabilir — kayıt, kurgu ya da başka süreçleri hızlandırmak gibi alanlarda.

Aynı zamanda kendimi hiçbir zaman ana akım müzik endüstrisinin bir parçası olarak da görmedim. Yıllar önce hit albümler yapan ya da “o büyük sistemin” bir parçası olan biri olmayacağımı kabul ettim ve dürüst olmak gerekirse bunu hiç umursamıyorum. Benim hedefim her zaman çok daha basitti: hep yaratıcı kalabilmek.

Yapay zekâ müzisyenler için faydalı bir araç hâline gelse bile, müzikte her zaman insana ait bir unsur olacağına inanıyorum. Ne dersiniz?
Aslında bunu benim söylediğimden çok daha iyi ifade ettiniz.
Kesinlikle katılıyorum — mutlaka insana ait bir unsur olmalı, aksi hâlde insanlar bir noktadan sonra bundan sıkılacaktır. Ama aynı zamanda yapay zekânın müziğin ötesindeki birçok alanda insanlığa büyük fayda sağlayacağını da düşünüyorum. Tıp, cerrahi, teknoloji… İnsanlığa olağanüstü şekillerde yardımcı olacak. Bu iyi bir şey, kötü bir şey değil bence.
Yine de insanların neden korktuğunu anlayabiliyorum. Bilinmeyen şeyler insanları her zaman tedirgin eder.

 

Bugün müziğe yeni başlayan genç profesyonel müzisyenler için böylesine büyük bir müzikal evrende öne çıkmak her zamankinden daha zor görünüyor. Rock müzik yolculuğuna yeni başlayan birine ne tavsiye ederdiniz?
“Kendinize sadık kalın. Trendlerin peşinden koşmayın.”

Gerçekten verebildiğim tek tavsiye şu olurdu: Kendinize sadık kalın.
Trendlerin peşinden koşmayın ve başkalarının müziğinizin nasıl duyulması gerektiğini söylemesine izin vermeyin. En önemli şey kendinizi dürüstçe ifade etmek ve hiçbir şeyin ve hiç kimsenin bu süreci kesintiye uğratmasına izin vermemek.
Ve evet, bir yerlere ulaşmanız çok uzun zaman alabilir. Ama aslında mesele de bu değil. Asıl önemli olan yolculuğun kendisi.
Dürüst olmak gerekirse, yeni bir sanatçı olmak için oldukça zor bir dönemde yaşadığımızı düşünüyorum. Bunu kimsenin hevesini kırmak için söylemiyorum — bu sadece gerçeklik. Bazı insanlar öne çıkacak, bazıları çıkamayacak. Yapabileceğiniz tek şey ilerlemeye devam etmek, elinizden gelenin en iyisini yapmak ve üretmeyi asla bırakmamak. Asla vazgeçmeyin.

Ama aynı zamanda bugün hâlâ özgün olmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Örneğin Angine de Poitrine ya da Tame Impala gibi isimler, teknoloji ve yapay zekâ odaklı bir dünyada bile hâlâ gerçekten özgünlüğe yer olduğunu kanıtlıyor.

Kesinlikle. Hatta insanları öne çıkaran şey tam olarak özgünlük.

Ve sosyal medya bunu tamamen değiştirdi. Artık yaptığınız şeyi görebilen bir kitleniz var. Benim gibi gençken tuhaf, deneysel ve alışılmadık müzik yapan çılgın bir çocuksanız, Frank Zappa sizi keşfetmediği sürece kimse sesinizi duymazdı bile.
Bugün durum artık böyle değil. Çünkü kendi platformlarınız var. İstediğiniz her şeyi üretip internete koyabilir ve insanlara doğrudan ulaşabilirsiniz. Bir bakıma genç sanatçılar bugün tarihte hiç olmadığı kadar daha fazla fırsata sahip. Herkesin keşfedilmek için eşit şansı var diye düşünüyorum.

Sizce BEAT zamanla kendi özgün müziğini – materyallerini üreten bir gruba dönüşebilir mi?
Dürüst olmak gerekirse, şu an için bu gerçekleşecek diyemiyorum — en azından şimdilik. Şu anda tek amacımız dünyayı dolaşıp bu müziği mümkün olduğunca çok insana çalabilmek.
Bu bile epeyce zor oluyor çünkü gruptaki herkes sürekli başka projelerle meşgul. Hepimizi aynı anda aynı yerde buluşturmak bile başlı başına bir mesele. Bu yüzden sanırım önce bu ilk görevi tam anlamıyla tamamlayacağız, sonra da oturup kendimize şu soruyu soracağız: Bundan sonra ne yapmak istiyoruz? Bu sürdürülebilir mi? Yoksa herkes yeniden tamamen farklı yönlere mi gidecek?
Ben bunun bir gün gerçekleşmesini umuyorum çünkü bu grubu gerçekten seviyorum. Bu müzisyenlerle çalmayı seviyorum. Açıkça söyleyeyim, şu an benim için dünyada bundan daha iyi bir grup yok.

Ve son olarak… BEAT’in ruhunu tek bir kelimeyle tanımlamanız gerekseydi, bu ne olurdu?
“Maceracı.”
Hepimiz aynı maceracı ruhu paylaşıyoruz. Sürekli ileri gitmek, keşfetmek ve sırada ne olduğunu görmek istiyoruz.

 

Ve bunun ardından Adrian Belew sıradaki Zoom görüşmesine kısa bir bakış atıyor ve ayrılmaya hazırlanıyor — ama İstanbul için son bir mesaj bırakmadan önce değil:
“Geri dönüp herkese yeniden merhaba demek için sabırsızlanıyorum. Orada olmak için gerçekten çok heyecanlıyım.”

(Konser Organizasyon StagePass Live)

 

Discipline albümü progresif müziğin dilini değiştireli kırk yılı aşkın zaman geçmiş olsa da Adrian Belew hâlâ sound konusunda onu ilk kez keşfeden birinin heyecanıyla konuşuyor.
Belki de BEAT’in gerçek ruhu tam olarak burada saklıdır — nostalji değil, müzikal merak ve tabii hep ileri gitme arzusu. Korkusuzca denemeye devam etmek ve henüz hala keşfedilmeyi bekleyen seslerin peşinden gitmek.
Ve sohbetimizin sonunda Adrian Belew, Steve Vai, Tony Levin ve Danny Carey ile birlikte hayat verdiği BEAT’i tek bir kelimeyle özetliyor:

“Maceracı.”

 

Röportaj: Güzin Paksoylu

BEAT fotoğrafları Jon R Luini.

 

©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”

0 replies

Leave a Reply

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *