Illusions Play grubunun özel konuk olacağı 9 Mart 2025 Psychonaut 4 konseri yaklaşırken, grubun Empire of Desolation albümünü Uğur Haspolat’tan dinliyoruz:

I. Karanlık Dehlizler

Hemen saran bir gizem ve derinlik… Bunlar doom metalde sıklıkla keşfettiğimiz temalara uygun nitelikler… Tür, genellikle umutsuzluk, varoluşsal korku, gerçekle hayal arasındaki bulanık çizgi gibi temaları işler. Illusions Play de aldatmacaları, çarpıtmaları ima ediyor, üstelik bu yanılsamaların statik olmadığına işaret edip onların da -sanki canlılarmış gibi-bizimle etkileşime girdiğini düşündürtüyor. Algı ve gerçeklik arasındaki bu etkileşim sanatta yaygın bir motif… Grup da içe bakışı kasvetli tonlarla birleştirip kendisine uygun bir isim bulmuş gibi.

Ayrıca “oyun”, teatral bir selam olarak da görülebilir ve hayat (veya bizim onu algılayışımızın) da illüzyonların, rollerini icra ettiği bir sahne gibidir. Bu deneyimlerin, duyguların geçici doğası büyüleyicidir ama evet, aynı zamanda da uçup gider.



Bir başka katmanda ise, modern toplum, insanlık durumu üzerine bazı yorumları ele alabiliriz. Görünüşlerin, insan düşünceleriyle değişip gizlenebildiği bir dünyadaki yanılsama oyunları, yalnızca birer performans, daha sert bir gerçeklikten bizi alıkoyan bir dizi dikkat dağıtıcı unsur olduğunu öne sürebiliriz. Bunlar da geleneksel algılara meydan okuyan, daha derin bir iç gözlemi teşvik eden birçok doom metal hayranında yankı bulabilir. Gerçek ve yanılsama arasındaki akışkan sınırlar, sanatta değer verdiğimiz duygusal karmaşıklığı ve anlatı derinliğini de yansıtıyor.

II. Mevcudiyet Sancıları

Albüme bakmaya kapağı ile başlarsak doom metal estetiğine uygun, güçlü bir görsel sunumla karşılaşıyoruz. Karanlıktaki dağlık arazi çorak, bitkin görünüyor ve bunu kesen bir nehir, yol var. Bu bana, son zamanlarda da dönüp dönüp incelediğim Vincent van Gogh tablosu “Yıldızlı Gece”yi bir kez daha hatırlattı. Elbette bu albümün kapağı ondaki bazı parlaklıklardan ırak, ama tıpkı ressamın eserindeki gibi, karanlığın ortasında bile kendisini gösteren ümit hâkim… Belki de dünyanın içinde yolunu kaybetmiş ruhun timsali… Belki de bu, insanın hakikati arayışının bir tezahürü; zira en karanlık zamanlarda bile nur saçan meşaleler yanabilir. Hem grubun hem albümün ismi, birlikte yaşayan tezatlardır. Ancak biz, ıssız bir vadiden geçen yolculuğumuzda bile bazı rehberler bulabiliriz. Yanılsamaların arasında hakikat, bazen en umulmadık köşelerde kendisini gösterebilir.

III. Dönüşüm

“Amongst the fading and howling shades this illusion appears in our minds”

Yitik bir aşk, kaybolmuş umutlar ve geçip giden zamanın hülyasını fısıldıyor bu satır. Biraz da serzeniş… İnsan ruhunun derinliklerine kök salmış, esrarengiz ve melankolik bir dünya… Bu kelam, sanki geçmişin solgun anılarının ve geleceğin umut dolu seraplarının buluşma noktasında durup her bir kelimesiyle, hafif esintisiyle ruhumuzu nazikçe okşuyor ama ürpertiyor da. Varoluşun yorgunluğu, yaşamın geçiciliği nahif bir rüzgârın savurduğu yapraklar gibi gözler önüne seriliyor. Bu nazik davetin etkisi altında, yalnızca müziğin sesine değil, aynı zamanda yaşamın en ince, en derin hislerine dokunarak varoluşun o kırılgan ama bir o kadar da hayranlık verici boyutlarında bir yolculuğa çıkıyoruz.



IV. Ruhun Derin Kıvrımları

“This empire of desolation is our grand creation; the shell we live in is just a slammer for our minds, beyond the boundaries our truth waits…”

Bir asrın çöküşünü bildiren bir münadinin sesi gibi ruhumuzun kuytularına kazınan bu mısralar da modern insanın trajedisini, medeniyetin çürüyen temellerini ve insan ruhunun ebedi sürgünlüğünü anlatan bir destanı haber veriyor. Belki de bu bir neslin iç hesaplaşmasının manifestosudur. Issızlık İmparatorluğu, modern insanın kendi elleriyle inşa ettiği bir kafes oluyor. Kabuklarımızla yüzleşiyoruz. Anlamsız ritüellerin altında ezilen ruhlarımızın farkına varıyoruz. İçe işleyen sessizlik bir matem çığlığına dönüşüyor. Karanlık, sürünen akorlar, bir tabutun toprağa inişini andıran ağırlıktaki ritimler bizi bu dipsiz kuyunun etrafında döndürüyor. İnsan hem öfkesi hem acizliğiyle yoğrulmuş; bir yandan zindanın duvarlarını yıkmaya çalışırken bir yandan da bu duvarların kendi eseri olduğunu söyleyen fısıltılarla boğuşuyor. Enkaz ağır olunca nefes zayıflıyor. Bir yere ait olamama girdabında savrulurken hesaplaşma başlıyor: Gerçekten özgürleşmek mümkün mü, yoksa bu sesler sadece birer ağıt mı?

1. Morning Dew: Parçayı dinlerken programdaki yorumumum benzerini tekrarlamış olabilirim ama deneyelim. Doom ve death metalin harmanlandığı bir sanat gösterisi… Çok sevdiğim ışık-gölge dansı, durgunluk ve patlamanın savaşı… Doom’un derin suları, death metalin keskin bıçakları birleşip duvarları yıkmaya çalışıyor. Başlangıçta bir düşünce, bir soru işareti… Sonra terk edilmişliğin dehşeti bir kara delik gibi pençesini açmış. Bir can tükenmiş, bitap, ama içinde bir kıvılcım var. Yaralarıyla ayakta duran bir savaşçı… Kendi kaderini yazmak, kurban olmamak için direniyor, hırıltılarıyla haykırıyor. Albümün de habercisiydi. Çıktı, selam olsun. Müzik her zaman gecede yeni yıldızlar gösterir.

 



2. The Passage: Kıyametin ağırlığı ile post-rock nefesleri arasında bir yerde… Bir ufuk gibi genişliyor. Giderek parıldamaya başlıyor, sanki kenarları, fırtınaların kalıntılarıyla dolu. Yürüyor, zaman zaman durup uzaklara bakıyor. Ziller işaret fişeğini tutuşturuyor ve kuleleri dik gölgeler içinde ağlayan ıssızlık imparatorluğunun uyuyan topraklarına varıyoruz.

3. Empire of Desolation: Hesaplaşmanın başladığı yer burası gibi… Bir ağırlığı var ama kütlesinin değil, kaçınılmazlığın ağırlığı… Az önceki geçitten kalan davullar, görünmeyen bir kaderin örsüne inen çekiçler gibi düşüyor ve gitarların acımasız alayları toprağa hendekleri kazıyor. Kuru otların arasında birey, yavaş yavaş yanan bir ateş gibi ilerliyor, hüznün anahtarını taşıyor ama ağlamıyor. Şimdilik sadece kararlılığı var. Öfkeye dönüşen yakınmaları cilasız, ham… Boşluğa bildirisini sunuyor. Enerjisi yükselirken bile pervasız değil. Daha fazla kaosun kendisine iyi gelmeyeceğini biliyor. Bunu, ilkel de olsa bir düzen olarak kabul ediyor, belki bir fırtınanın düzeni, sadece devam etmeyi bilen şeylerin düzeni… Gitarlar savaşmaya devam ediyor, davullar yürüyüş hâlindeki bir ordunun ritimlerini taşıyor. Senfonik, narin bir şey de var buralarda ama süslü değil. Sanki tanrıların savaştığı ve öldüğü bir yerde yapayalnız kalıyoruz. Ara ara nu metali yoklayan black metal ve doom metal damarlarında endişe var, tereddüt yok. Olsa olsa, ufkun kararmasını izleyen ve başına gelecekleri bilen bir avcının endişesi… Anlaşılmak için yalvarmıyor.

4. Last Hours: Hayatta kalan son insanların meydan okurcasına yumruklarını kaldırdığı, dünyanın sonuna doğru bir yürüyüş… Issızlıkta, ama oraya gömülmüyor. Uçuruma giderken bir damla gözyaşı akmıyor. En sonunda kapıya varırsa onu tekmeleyecek. Bu tekmeyi atacak davullar, yoğun gitar bozulmaları, omurgalı ama esneyen doom’un zonklayan basları, yaylılarıyla kavuruyor. Her şey tek bir görevde toplanmış: Son Savaş
Keskin, emredici bir sesle, artık o bir hayalet değil… İçinde kahramanlık var. Bunun son dövüş olacağını çok iyi biliyor ama yine de devam ediyor, kaybedecek bir şeyi kalmadığı için her hecesinden güven damlıyor. Parça, fırtınanın etkisinde savrulmadan, tüm savaşçıları bir arada tutmaya çalışıyor. Kara kara düşündüren minör alt yapısında gitarlar kendini beğenmişliğe kaçmadan yırtılıyor. Nabzı sıkı sıkıya kilitlenmeyle atıyor. Karanlığa progresif hassasiyetler karışıyor, heavy rock gövdesi oluşuyor ve sesler, yumrukları kaldırmak, zincirleri kırmak için yazılmış bir metal marşı kadar çalımlı… Korkuyu, çizmelerinin altında ezip geçerek güçleniyor. Dünyanın ağırlığı aksini söyledikçe o dimdik durmak için şarkısını söyleyecek. Mükemmelliğe gereksinim duymayacak bir açıyla epik, ham gücüyle ateş içinde…



5. Under Shining Moon (Extended Version): İster istemez yine Gogh’un Yıldızlı Gece’sine götürdü beni. Gitarlar savaş baltası olmaya devam ediyor. Tüm parçalar gibi bunun da prodüksiyon aşırılıklarıyla stüdyo zeminlerinde yok olmaması sevindirici. Gömülmeyen, özür dilemeyen, basitlikle saldırganlaşmayan, hatta teslimiyetiyle rahatlayıp güçlenen, yükselen bir şarkı…

6. Unformed Existence: Bir gazap ve sonsuz uçurum bildirgesi… Bir zamanlar besleyen nehirlerin şimdi terk edilenlerin kanlarıyla dolup taştığı kurtuluş aldatmacası… Benlik, ışığını yitirmiş dünyayla birlikte ölüyor. Çaresizlerin duaları yükseliyor, ama bunlar bile boşlukta yitiyor. Acı bir beyhudelik bilinci… Hiçbir şey sunmayan gerçeklikteki anlam özlemi… Kurtulma arzusunun edimleri ve hiçbir kurtuluşun mümkün olmadığı idrakının paradoksu… Yine de bu yıkımın bir gücü, harabelerde korkunç bir güzellik var. Enstrümanlar karanlık feryatlarıyla tükürüyor. Kıyametin farkına varma özgürlüğü, bir çözülme vaazı, uçuruma açılan bir kucak…

7. The Spaceless: Beklentiler çarpışırken muazzam bir güç açığa çıkıyor. Yarattığı karanlıkta gezinirken kompozisyon derinliklerden yükseliyor, ıssızlık bir kez daha hikâyenin merkezindeki yerini alıyor. Hayatta kalmak için itiraflar ardı ardına sıralanıyor. Kozmik yansımalar duygusal manzaralara karışıyor. Sentezleyicinin atmosfere verdiği hayatta baslar, gitarlar ve davullar sözlerin ağırlığının girdabına çekiyor. Kayıp ve öfke adeta elle tutulabilir bir nesneye dönüşüyor. Ehlileştirilemeyen karakter burada hem destansı hem trajik yönleriyle karşımıza çıkıyor. Doom, evrenin ağırlığı gibi omuzlarımıza çökerken black metal keskinlikleri kendisini gösteriyor. Bu ikilik, umutsuzluk ve güç karşıtlığını besliyor. Sonsuz fırtınadan sürüklenerek geçiyor, bir şekilde hayatta kalıyor, geniş, mekânsız boşlukta bile sesimizi yükseltmeyi başarıyoruz.

8. Under Shining Moon (Radio Edit): Her ne kadar zaman zaman bazı sebeplerden dolayı kullanmak zorunda kalsam da sevmediğim bir tabirdir “radyo düzenlemesi”. Birçok farklı anlamı, kullanım şekli vardır ama çoğunlukla radyoda belli bir sürenin üzerindeki parçaların çalınamayacağı varsayımından hareketle bu not düşülür çalışmalara. Elbette bunda popüler müzik radyolarının yıllar süren yaklaşımı etkili olmuş ve müzisyenlere, yapımcılara bazı şeyleri zorla öğretmiştir. Burada da parçanın kısaltılmış bir versiyonuyla albüm kapanışına gidiyoruz. Parçanın, kısa versiyonuyla da olsa tekrar etmesi, fakat bunu kapanışta gerçekleşmesi sanki eski bir hikâyenin acısını tekrar ortaya çıkarır gibi… Melankolik kaçınılmazlığa demirleniyor, sonsuz karanlıkla işaretleniyoruz.

Ufuk

Albüm, dinleyiciyi derin bir atmosferin içine çeken, tematik bütünlüğü yüksek bir albüm… Yalnızlık, içsel çöküş, umudun kırılganlığı gibi temalarla her parça, dinleyiciyi bunun kendi hikâyesi olduğuna inandırmaya çalışıyor. Karanlık ve yoğun duyguların epik aranjmanlarla sunulması, bütünlüklü bir yolculuk sunmuş. Albümün ne kadar alışılmışın dışında bir deneyim yaşatmayı denediğini bilemiyorum ama sanki grup da bu kaygıyla yola çıkmamış. Prodüksiyon belli bir kaliteyi yakalamış, bu da albümün genel atmosferinin zedelenmeden var olmasını sağlıyor. Parçaların temiz ve bozulmuş sesler arasındaki kontrastı bana özellikle senfonik metalde temiz kadın vokalleri ve hırıltılı erkek vokalleri arasındaki “Beauty and the Beast” benzeri bir zıtlığı hatırlatsa da bunun günümüzdeki kullanım yoğunluğu tartışmalı… Sabitlik yerine bu ışık-gölge üslubunun da başka bir kural hâline gelmemesi gerektiğini düşünenler var. Ben de bu zıtlığı severim ama dozunun, dengesinin iyi ayarlanması, bir yandan da çok ölçülüp biçilmemesi gerekiyor. Sözel açıdan da doom gibi türler çok yıpratılmış durumda. Böyle olunca güçlü bir temel üzerine inşa edilmiş parçalarda bile sözlerin klişe ifadelere düşme riski çok fazla, bu da duygusal derinliği belli bir noktaya kadar devam ettirip ondan sonra tekrarlarla zayıflatabilir. Albümü bu klişeler ve farklılık savaşına girerse oradan bazı yaralarla ayrılabilir ama onu sadece müzikal deneyim açısından değerlendirirsek bu albümü dinlemeyi bitirdiğimizde iyi bir müzikal deneyim yaşadığımızı söyleyebiliyoruz. “Empire of Desolation”, sanki geniş ve ıssız bir denizin kıyısında yalnız bir balıkçı teknesi gibi, ruhun derinliklerine sessiz bir davet niteliğinde ve bu içsel yolculuğa bizi zahmetsizce, fark ettirmeden çıkarmayı başarıyor.

UĞUR HASPOLAT

(Konser fotoları: Damla Topçu)

©2025@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”