İstanbul Müzik Festivali, yıllardır kalitesinden ödün vermeden, klasik müzik dinleyicilerini bu türün eşsiz sanatçılarıyla buluşturmaya devam ediyor. Çocukluğumda babamın elimden tutup götürdüğü, sonrasında da bende bir Haziran-Temmuz İstanbul geleneği haline gelen, bugüne kadar dünyada klasik müzik alanında iz bırakmış olağanüstü yıldızları, orkestraları ve bale topluluklarını İstanbul’un en özel tarihi mekanlarında ayağımıza getiren İstanbul Müzik Festivali bu yıl 50 yaşına girdi.
1973’ten bu yana 50 yılda yaklaşık 45 bin sanatçı ve topluluğu 3,5 milyondan fazla izleyici ile buluşturdu festival: benim tespitim bu seyircilerin büyük çoğunluğunun festival geleneği bayrağını ailelerinden teslim alan ve sonraki kuşaklara aktaran kemikleşmiş bir festival seyircisi olduğu yönünde.

O kadar çok yıldız geçti ki bugüne kadar İstanbul Müzik Festivali’nden, hepsini yanyana koysak gözümüz kamaşır bakamayız, o kadar… Geçenlerde kitaplarımı yerleştirirken eski festival katalogları geçti elime: birinci sınıf baskısı, açıklamaları ve görselleriyle bu şık kataloglarda kimler yok ki: Amerikan Bale Tiyatrosu’ndan Györ Balesi’ne, Kirov Balesi’nden Bolshoi Balesi’ne balenin yıldız kumpanyaları, Igor Oistrakh’tan Gidon Kremer’e, Vadim Repin’e, Itzhak Perlman’dan Joshua Bell’e, Gil Shaham’a yıldız sanatçılar, daha kimler kimler. Çocukluğumdan bu yana bende iz bırakmış konserler, resitaller ve gösterilerle sadece benim hayatımda neredeyse 40 yıla uzanmış İstanbul Müzik Festivali… Opera yıldızlarından Renée Fleming, Kiri Te Kanawa, Cecilia Bartoli, Kathleen Battle benim festivalde seyrettiğimi hatırladığım büyük yıldızlardan. Şöyle bir karıştırınca katalogları, ilk zamanlar adı Uluslararası İstanbul Festivali olan festivalin, Klasik Müzik (senfonik-oda müziği ve resitaller altbaşlıklarıyla), Pop ve Caz, Klasik Türk Müziği, Tiyatro, Geleneksel Tiyatro, Bale, Mim, Halk Dansları, Geleneksel Gösteriler, Sinema Günleri ve Sergiler gibi bölümlere ayrıldığını hatırladım. Bu alt başlıklar zamanla rüştlerini ispat edip İstanbul Müzik Festivali, İstanbul Caz Festivali, İstanbul Tiyatro Festivali, İstanbul Film Festivali ve İstanbul Bienali’ne dönüştüler.

Bakın daha kimler döküldü festival kataloglarımdan: Moiseyev Balesi, Martha Graham, Paul Taylor Dance Company, Merce Cunningham Dance Company, Carolyn Carson, Christina Hoyos, Irek Mukhamedov’lu Royal Ballet of Flanders, Maurice Béjart ve Béjart Balesi, bale sanatı ile ilgilendiğim yıllarda kaçırmadığım gösterilerden. Berlin Filarmoni, New York Filarmoni, Viyana Filarmoni, Academy of St.Martin in the Fields gibi ünlü orkestralar, meleksi sesleriyle Viyana Çocuk Korosu, Caz bölümünde Astor Piazzola ve Topluluğu, Paco de Lucia, Dizzy Gillespie, Miles Davis, Joan Baez, Keith Jarrett, John McLaughlin, BB King gibi olağanüstü starlar, 90’ların büyük yıldızları Tracy Chapman ve Tanita Tikaram, bugün hala çok sıkı hayranı olduğum ve Clubhouse Metal Oda My Guitar Heroes yayın serimde yer verdiğim gitar virtüozları Al Di Meola ve Pat Metheny, eşsiz vokal grubu Manhattan Transfer, 17 Haziran’da İstanbul’da sahne alacak progresif rock devi Jethro Tull ve şimdi aklıma gelmeyen ve İstanbul’un değişik mekanlarında seyretme, aynı havayı soluma şansı bulduğum nice yıldız. Tabii sıkı bir takipçisi olduğum İstanbul Tiyatro Festivali’nde seyretme imkanı bulduğum Isabella Rosselini, Kevin Spacey gibi olağanüstü yıldızlar ve yine bu festivale defalarca katılan Pina Bausch Wuppertal Dans Tiyatrosu gibi sıradışı kumpanyalar ayrı bir yazı konusu olur, hatta bir yazıya sığmaz. Kimisini benim toparladığım, daha eski tarihli olan diğerlerini de entelektüel sıfatını yerden göğe kadar hak eden, Saint Joseph Lisesi okul orkestrasında keman çalmış, klasik müziğe gönül vermiş, iyi bir klasik müzik dinleyicisi olmuş babamın sakladığı festival kataloglarında, 2018 yılında kaybettiğim babamın notlarını buldum: her bir kataloğun ilk sayfasına gitmek istediği ve bilet aldığı konserlerin listesini harika el yazısıyla listelemiş, dinlediği konserlerin biletlerini ilgili sayfalara zımbalamış, bazı yıldızların da imzalarını almış. Sanat ve müzik tutkumu şekillendiren babamı da sevgiyle anmak isterim yeri gelmişken.
1983 yılı kataloğunda Uluslararası İstanbul Festivali’nin 20 yıl boyunca sanat yönetmenliğini yapmış devlet sanatçısı Aydın Gün’ün “İkinci On Yıla Başlarken” başlıklı önsözündeki Türk müziğini işgal eden Arabesk müzikle ilgili “zehirleyici ve kokuşmuş bir bataklık” ve “müzik ilkelliğin ve yozlaşmanın değil, yücelik, coşku ve sevginin dilidir” ve “halkımız bu ses bataklığına, işkence ve cezaya layık değildir” sözlerini çok etkileyici ve yerinde buldum. Bir başka güzel tespiti ise şöyle: “Her sanat eseri algılama anında kendisini yaratan sanatçıdan istediği seziş, yeti ve ustalık bilgilerini izleyicisinden de ister: izleyicisi bu yetilerden yoksunsa sanat eseri kendisini o kişiye açmaz, bütün yücelik ve sırlarını ondan saklar.” Aydın Gün’ün bu harika sözleri bana olağanüstü sanatçımız İdil Biret’in “Piyanisti ben yetiştiririm, siz bana konser dinleyicisi yetiştirebiliyor musunuz?” sözlerini anımsattı. Bu bağlamda, donanımlı İstanbul Müzik Festivali seyircisini çok özel bulurum her zaman.
50.yılda AKM’nin geri dönüşüyle, festival kapsamında Atatürk Kültür Merkezi’nde toplam 7 konser olacak. Dün akşam bunların ikincisinde ben de hazır bulundum; açılış konser davetiyemi Pazar akşamı neredeyse dört saat süren yayınımın yorgunluğuyla üzülerek arkadaşıma vermek zorunda kaldım. Hafızamdaki AKM tabii ki şatafatsız ve sade mimarisiyle bugünkünden çok farklı; AKM konusuna yine burada metaloda.com’da geçen yıl açıldığında detaylı yer vermiştim. Her ne kadar yeni AKM eskisini aratsa da, şehrimizin AKM’sine öyle ya da böyle kavuşmuş olması mutluluk verici. Tabii ki ben hala öğrencilik yıllarımda bilet bulamadığım konserlere ana merdivenlerinden süzülüp kaçak girdiğim, oturacak yer bulamazsam büyük salon merdivenlerine çöktüğüm AKM’yi arasam da yeni nesiller eski AKM’yi sadece fotoğraflarından bilecekler ve bugünkü AKM’yi kucaklayacaklar.

Gelelim dün akşama.. Atatürk Kültür Merkezi’nde dün akşam konsere doğru sohbetinde gazeteci-yazar Zeynep Oral ve müzisyen, akademisyen ve yazar Aydın Büke’nin festival anılarını dinledik: yaşım dolayısıyla hiç bilmediğim ilk 10 seneye de ışık tutan sohbette, Zeynep Oral’ın büyük keman virtüozu Yehudi Menuhin’in İstanbul konseriyle ilgili anıları özellikle çok keyifliydi. Sohbet öncesi AKM teras katında içkimi yudumladığım Divan Brasserie ise, şahane İstanbul Boğazı panoraması ve güzel ambiyansıyla Atatürk Kültür Merkezi’ni daha fazla ziyaret etmemde önemli bir faktör olacak gibi gözüküyor. Beyoğlu’ndaki başka bir festival kapsamında yer alan ve müzik zevkime hiç hitap etmeyen birtakım konserlerin yeraldığı alana bakması sebebiyle, bu festivaldeki yüksek volümlü kalitesiz gürültüden nasibini almış ne yazık ki teras. İyi tarafı ise bahse konu etkinliklerin birkaç güne sona erecek olması…Böylece terası sakin zamanında ziyaret edip keyfini rahat rahat sürmek mümkün olacak. Siz siz olun, AKM Divan Brasserie’yi ziyaret etmeden önce terastaki huzurunuzu bozabilecek etkinliklere bir göz atın.

50.yılda festivalin “İstanbul” temasına uygun olarak dün akşamki konserin ikinci bölümünde yer verilen ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say’ın İstanbul Senfonisi’nden önce, Fazıl Say Robert Schumann La Minör op.54 Piyano Konçertosu’nu seslendirdi. Daha sonra benim çok sevdiğim ve gerek festivalde gerekse festival dışı etkinliklerde pek çok konserini dinlediğim flüt sanatçısı Bülent Evcil ile birlikte yine bir Fazıl Say eseri olan 8 bölümlük “Portreler”den “Babam Ahmet Say” ve “Nejat Eczacıbaşı” adlı bölümler seslendirildi. Portreler’de Fazıl Say, hepsi ebediyete intikal etmiş büyük sanatçılar Yıldız Kenter, Tarık Akan, Fikret Otyam, dünya çapında yazarımız Yaşar Kemal, örnek Türk kadını ve bilim insanı Prof.Dr.Türkan Saylan, yakın zamanda kaybettiği babası müzik eğitimcisi ve yazarı Ahmet Say, İKSV (İstanbul Kültür Sanat Vakfı) kurucusu Nejat Eczacıbaşı ve sanat destekçisi iş adamı Şarık Tara gibi 8 önemli figürün portrelerini müziğiyle çizmiş. Burada şunu da eklemek isterim: Nejat Eczacıbaşı bence zarafeti ve entelektüelliği ile Uluslararası İstanbul Festivali ruhunun vücut bulmuş halidir. Bir diğer hayranı olduğum, varlığıyla festivale kendi dokunuşunu ekleyen figür ise zarafet ve asalet abidesi Neslişah Osmanoğlu’dur kanımca (Neslişah Sultan). Bu iki zarif ikonu da rahmetle anmak isterim.
İstanbul Senfonisi’ne dönersek, 2009 yılında tamamlanan eser, yedi tepeli İstanbul’a ithafen 7 bölümden oluşmuş. Genç ve yetenekli şef Can Okan yönetimindeki Bilkent Senfoni Orkestrası’nın seslendirdiği eserde, solist olarak, İstanbul’a ses ve hayat veren enstrümanlar ney ve kanunun ustaları Burcu Karadağ ve Hakan Güngör’ü, vurmalı çalgılarda Aykut Köselerli eşliğinde dinledik. Dalga sesleriyle başlayıp biten senfonide yer yer vapur düdüklerini, yer yer İstanbul’daki kaosun sesini, yer yer de İstanbul’un fethini çağrıştıran mehter tınılarını duyduk. Burcu Karadağ ve Hakan Güngör benim için çok özel sanatçılar: sevgili Burcu bir Clubhouse Metal Oda yayınımda konuğum oldu ve kendisiyle ney macerasını, bu enstrümana nasıl gönül verdiğini ve Ethno Jazz projesiyle Ney’i nasıl özgürleştirdiğini konuşmuştuk: ben de tabii metal müzikte ney açılımı yapmıştım. Kanun sanatçısı Hakan Güngör ise benim için İstanbul Müzik Festivali’nin en etkilendiğim konserlerinden birine imza atmış bir sanatçıdır: 2018 yılında esnafın çalışmadığı, dükkanların kapalı olduğu bir Pazar gününde Kapalıçarşı’da gerçekleşen “İstanbul’un Ezgileri” konseri, İstanbul’da yolu kesişen Türk, Yunan, İbrani, Afgan, Ermeni, Süryani, Gürcü kültürlerinin melodileri ve Sefarad şarkılarından oluşan programıyla hafızama kazınmıştır. Kapalıçarşı’nın mistik atmosferiyle buluşan bu ezgilerde Hakan Güngör ile birlikte neyde Kudsi Ergüner, vokalde Ferran Savall (ki viola de gamba sanatçısı ve festival gediklisi Jordi Savall’in oğludur), viyolonselde Çağ Erçağ ve udda Yurdal Tokcan’ı dinlemiştik.
Ufak ufak yazımın sonuna gelirken, çocukluğumdan bugüne müzik zevkimi ve müzik kültürümü şekillendirip zenginleştiren, bana dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşadığımı olağanüstü konuk sanatçıları ve eşsiz konser mekanı seçimleriyle hissettiren, her sene illaki bir ya da iki konserini mutlaka Aya İrini Kilisesi’nde dinlemeye özen gösterdiğim ve bana her sene yazın gelişini müjdeleyen İstanbul Müzik festivali’nin bendeki yeri, yazdıklarımdan anlamış olacağınız gibi çok başkadır. Yaz akşamlarında Aya İrini’nin bir anlığına içinizi ürperten serin havası, gizemli atmosferi ve hafif rutubetli kendine has kokusu, müthiş akustiği ve olağanüstü bir yorumu dinlerken notalara karışan kumruların kanat çırpış sesleri, hepsi benim için çok özel, çok eşsiz. Ne yazık ki camiye dönüşen Ayasofya’dan sonra kalabalıktan adım atmanın, girip çıkmanın mümkün olmadığı çok sevdiğim Sultanahmet semtini ve Aya İrini Kilisesi’ni, geçen sene Arkeoloji Müzesi’nde dinlediğim son konserden sonra artık anılarımda yaşatmaya karar verdim. Bazı mekanları anılarda, bozulmamış haliyle yaşatmak daha güzel.
50 yıldır Haziran-Temmuz aylarımızı müzik -le dolduran İstanbul Müzik Festivali ’nin 50. Yaşı kutlu olsun, nice 50 yaşlara…
Müzikle kalın.
©2021@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”




Trackbacks & Pingbacks
[…] ‘İstanbul Müzik Festivali 50 Yaşında’ başlıklı yazımda da bahsetmiştim. https://metaloda.com/istanbul-muzik-festivali-50-yasinda/ Adını İngiliz tarım devriminin öncüsü, peruğu ve dönem kıyafetiyle pekala Johann […]
Comments are closed.