Barney Greenway: “Direniş, Başkalarının Özgürlüğünü Savunmaktır”
Hayvan haklarından çevresel yıkıma, eşitsizlikten müzikte samimi üretime ve direnişin gerçek anlamına kadar pek çok konuda Napalm Death vokalisti Barney Greenway, hem müziğini hem de hayata bakışını şekillendiren değerleri Metal Oda‘ya anlattı.
Kırk yılı aşkın süredir Napalm Death, yalnızca müzikal kalıpları yıkmakla kalmadı; toplumsal ve siyasi kayıtsızlığa karşı da aynı sertlikle mücadele etti. Ancak Barney Greenway ile konuşmaya başladığınızda, grindcore, ekstrem metal ya da “isyan” gibi tanımların hikâyenin yalnızca bir bölümünü anlattığını hemen fark ediyorsunuz. Sohbet boyunca sürekli çok daha temel bir kavrama dönüyor: insanlık.
Hayvan haklarından çevresel adalete, eşitsizlikten iklim krizine ve sanatsal dürüstlüğe kadar hangi konu açılırsa açılsın Greenway meseleye aynı etik bakış açısından yaklaşıyor. Sloganlar ya da kolay cevaplar vermek yerine, gerçek değişimin empatiyle, insan onuruna saygıyla ve hissedebilen her canlının yaşamına değer vermekle başlayacağını savunuyor.
Barney Greenway ile sanatçıların etik sorumluluğunu, Birmingham şehrinin müzikal mirasını, punk ile metal arasındaki ilişkiyi ve müzikte ticari başarıdan çok sanatsal dürüstlüğün ve kendi çizgine sadık kalmanın önemini konuştuk.
Metal ve punk müzik uzun yıllardır isyanın, direnişin ve statükoya meydan okumanın sembolü olarak görülüyor. Ancak bugün isyanın kendisi bile pazarlanabilir, evcilleştirilmiş ve hatta steril hâle getirilmiş bir ürüne dönüşmüş gibi görünüyor. Sizce metal ve punk hâlâ toplumu sorgulama ve rahatsız edici sorular sorma gücüne sahip mi? 2026 yılında “isyan” sizin için ne ifade ediyor?
Benim için “isyan” oldukça geniş bir kavram. Aslında bunu, hayatlarımızı nasıl yaşamayı seçtiğimiz üzerinden değerlendirmeyi tercih ediyorum. Benim temel ilkem çok basit: İnsanlara, bana nasıl davranılmasını istiyorsam öyle davranmak.
Bu ilke yalnızca insanlar için değil, seçim şansı olmayan ve her gün korkunç acılar yaşayan diğer hissedebilen canlılar, yani hayvanlar için de geçerli. Onların sesi olmadığı için yaşadıkları acılar çoğu zaman görmezden geliniyor ya da önemsiz kabul ediliyor.
“Başka canlıların özgürlüğünü tehdit eden her şeye karşı çıkmaya devam edeceğim.” — Barney Greenway
Ben kendi adıma, başka canlıların özgürlüğünü ve yaşam hakkını zedelediğine inandığım her şeye karşı durmaya devam edeceğim. Asıl anlatmak istediğim şey bu.
İsyanın zamanla pazarlanabilir bir ürüne dönüşmesi konusundaki tespitinizi de anlıyorum. Ancak bazen insanlara ulaşmak ve farkındalık yaratmak istiyorsanız, istemeseniz bile o alanın içine girmek zorunda kalıyorsunuz. Elbette bu ideal bir durum değil, kusursuz da değil. Ama kimi zaman insanların dikkatini çekmenin başka yolu kalmıyor.
Napalm Death‘e gelirsek… Bence yaptığımız müzik hâlâ sertliğini, doğrudanlığını ve direniş ruhunu koruyor. Direniş pek çok farklı biçimde ortaya çıkabilir ve ben bunlardan hangisinin daha değerli ya da daha etkili olduğuna karar vermek istemem. Çünkü insanların direniş biçimlerini birbiriyle kıyaslamaya başladığınız anda, onların yanlış olduğuna inandıkları şeylere karşı ses çıkarma cesaretini de kırabilirsiniz.
“Napalm Death’in kökleri heavy metalden çok punk’a dayanıyor.” — Barney Greenway

West Midlands ve Birmingham yalnızca heavy metalin doğduğu yer değil; aynı zamanda işçi sınıfı kültürü, sanayi tarihi, toplumsal dönüşüm ve kültürel çeşitlilikle şekillenmiş bölgeler. Birmingham’da metal müziğin kökenleri üzerine kapsamlı araştırmalar yaptım ve şehrin reggae başta olmak üzere birçok farklı müzik türünü de içinde barındırdığını gördüm. Siz Napalm Death’in, Birmingham’ın bu zengin müzikal mirası içerisindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında Napalm Death‘in kökleri heavy metalden ziyade punk’a dayanıyor. İlk dönemlerimizde, anarşist punk’ın öncü grubu Crass tarafından kurulan bağımsız plak şirketi Crass Records‘ın hazırladığı bir derlemede de yer almıştık. Dolayısıyla başlangıcımız doğrudan anarşist punk hareketiyle bağlantılı.
Bununla birlikte zaman içinde Napalm Death müziğine giderek daha fazla metal etkisi kattı. Bunu ilk albümümüzde bile rahatlıkla duyabilirsiniz. Dolayısıyla insanlar bizi heavy metal tarihinin bir parçası olarak görmek istiyorsa, evet, metal ansiklopedisinde kesinlikle bir yerimiz vardır.
Ama işin doğrusu, ben Napalm Death‘in Birmingham’ın müzikal mirasında ya da metal tarihindeki yeri hakkında pek düşünmüyorum. Benim tek odak noktam, bir sonraki Napalm Death albümünü elimizden geldiğince iyi yapmak ve çıktığımız her konserde olabilecek en vahşi, en tavizsiz performansı sergilemek. Benim için önemli olan tek şey bu.
Birmingham’ı seviyorum. Doğduğum şehir, ailemin memleketi ve her zaman kalbimde özel bir yere sahip olacak. Ama dürüst olmak gerekirse, grubun bu miras içindeki konumu üzerine kafa yormuyorum.
Sonuçta etiketlerin insanlardan daha önemli olduğunu düşünmüyorum. İster bir punk grubunda olun, ister metal ya da pop grubunda… Hatta sadece sokakta yürüyen sıradan biri olun… Hepimizin önünde aynı seçim var: Ya haksızlıklara karşı duracağız ya da sessiz kalacağız. Benim için asıl önemli olan ilke tam da budur.
“Gerçek değişim, insanların hayvanlara bakışını değiştirmesi ve onların hissedebilen canlılar olduğunu kabul etmesiyle mümkün.” — Barney Greenway
Uzun yıllardır hayvan hakları konusunda açık bir şekilde mücadele eden isimlerden birisiniz. Descartes’tan bu yana modern dünyanın büyük bir bölümü, hayvanların hissedebilen canlılar olduğu gerçeğini görmezden gelerek onları yalnızca birer kaynak ya da tüketim nesnesi olarak değerlendirdi.
Hayvan hakları konusunda kamuoyu önünde tavır alan sanatçıların gerçekten farkındalık yaratabileceğini ve değişime katkı sağlayabileceğini düşünüyor musunuz? Siz bugüne kadar bu konularda konuşmanın somut bir etkisini gördünüz mü? Ayrıca sosyal medyanın endüstriyel hayvancılığı ve mezbahalarda yaşananları artık çok daha görünür hâle getirdiği günümüzde, sizce toplum hayvan hakları konusunda gerçekten ilerleme kaydediyor mu, yoksa hâlâ olması gerekenin oldukça gerisinde miyiz?
Hayvanlara yönelik bakış açısını değiştirmekten söz ediyorsak, sanatçıların bunu tek başına başarabileceğini düşünmüyorum. Elimizden gelenin en iyisi küçük bir katkı sunmak. Gerçek değişim ise insanların hayvanlara bakışını kökten değiştirmesi ve onların hissedebilen canlılar olduğunu kabul etmesiyle mümkün olabilir.
Sanatçılar olarak yapabileceğimiz şey; bu fikirleri dile getirmek, onları savunmak ve kendi davranışlarımızla desteklemekten ibaret. İnsanlara ulaşabilme ayrıcalığına sahibiz ve bunu sorumluluk bilinciyle kullanmalıyız.
Peki ben görmek istediğim ölçekte bir değişim yaratabilir miyiz? Dürüst olmak gerekirse hayır. Ama bu, mücadeleden vazgeçeceğimiz anlamına gelmiyor. Yol zor diye yürümeyi bırakmazsınız; devam edersiniz.

Sosyal medya hayvanların maruz kaldığı acıları hiç kuşkusuz daha görünür hâle getirdi ve farkındalık yaratan her gelişmeyi değerli buluyorum. Sosyal medya şirketleriyle ilgili pek çok çekincem var; zaten ben de sosyal medya kullanmıyorum. Ama buna rağmen olumlu tarafını da inkâr edemem. İnsanların normalde hiç göremeyecekleri gerçeklerle yüzleşmesini sağlıyor.
Örneğin Türkiye’de atların, eşeklerin ve yük taşımak zorunda bırakılan diğer hayvanların maruz kaldığı acıların farkındayım. Bu gerçekten çok üzücü. Öte yandan Türkiye’de hayvan refahı ve hayvan hakları için büyük özveriyle çalışan çok değerli kuruluşlar da olduğunu biliyorum. Onların yaptığı çalışmalar da en az yaşanan sorunlar kadar görünür olmayı hak ediyor.
“Ben komünist değilim. Ben bir insanım ve diğer insanları önemsiyorum.” — Barney Greenway
Sizce bugün dünyamızın ve toplumlarımızın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlar neler? Eğitime erişim mi, kaynakların adaletsiz dağılımı mı, çevre sorunları mı?
Dünyanın bütün sorunlarını tek bir başlık altında toplamak mümkün değil. Ama bir yerden başlayacak olursam, en büyük problemin eşitsizlik olduğunu söylerim.
Batı’da yaşayan bizler, dünyanın pek çok yerindeki insanlara kıyasla çok daha fazla imkâna ve ayrıcalığa sahibiz. Örneğin giyim sektöründe insanların birkaç kuruşa çalıştırıldığı sömürü düzenini kabul etmemeliyiz. İnsanlar Batı’da bir hafta giyip ertesi hafta atacakları kıyafetleri satın alabilsin diye, başka ülkelerde insanlar yok denecek ücretlerle çalıştırılıyor. Eğer gerçekten anlamlı bir değişim istiyorsak, işe tam da buradan başlamalıyız. İnsanları ucuz iş gücü üzerinden sömüren sistemleri kabul etmeye devam edemeyiz.
Basit bir benzetme yapacak olursam; sağlam bir temel atmadan üzerine ev inşa edemezsiniz. Dünya aslında herkesin onurlu bir yaşam sürebileceği kadar zengin. Buna rağmen milyonlarca insan her sabah bir sonraki öğününü nereden bulacağını düşünerek uyanıyor. Böyle bir düzen kabul edilemez. Temelleri yalnızca belirli bir kesim için değil, herkes için sağlam hâle getirmeliyiz.
Dünyadaki bu eşitsizlik, dışlanmış ve dezavantajlı topluluklar arasında bile öfkeye ve rekabete yol açıyor. Çünkü insanlar hayatta kalmaya çalışıyor. Bu yapısal sorunlarla yüzleşmediğimiz sürece kalıcı bir değişim yaratmamız mümkün olmayacak.
Bir diğer büyük sorun ise elbette iktidar sahipleri. Daha genel anlamda söylemek gerekirse, otorite insanlığa hizmet etmek yerine güce hizmet etmeye başladığında tehlikeli hâle gelir. Aslında sorun çoğu zaman otoritenin kendisidir.
Bu söylediklerimin siyasi etiketlerle ilgisi yok; mesele tamamen temel insani değerlerdir. Ben komünist değilim. Ben bir insanım ve diğer insanları önemsiyorum. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hangi siyasi sistemin altında olurlarsa olsunlar, insanların baskı görmesini ya da onurlarından mahrum bırakılmasını istemiyorum.
Temel insanlık değerleri olmadan hiçbir sorunu çözemeyiz. — Barney Greenway
1980’lerde Soğuk Savaş’ın, nükleer savaş korkusunun ve dünyanın sonunu konu alan sayısız filmin gölgesinde yaşadık. Sizce bugün küresel bir felaket tehdidi, 1980’lere kıyasla daha mı büyük?
Bugün elimizde 1980’lere kıyasla çok daha fazla silah olduğu kesin. Ama açık konuşmak gerekirse, insanlık bir kez kendi kendini yok edebilecek silahlara sahip olduktan sonra bunların sayısının çok da önemi kalmıyor. Öte yandan dünyanın artık nükleer tehditten ziyade başka tehlikelerle karşı karşıya olduğunu düşünüyorum.
Tarih bize gösteriyor ki insanlık aynı hataları tekrar tekrar yapıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda da gördüğümüz gibi, iktidar sahipleri güç ve kontrol uğruna sayısız insanın hayatını feda etmekten çekinmedi. Bu yüzden ben hep aynı noktaya dönüyorum: temel insani değerler. O temel sağlam olmadıkça, diğer hiçbir sorunu kalıcı biçimde çözmemiz mümkün değil.
Bir diğer varoluşsal tehdit ise çevresel yıkım. Tohumları zehirliyoruz. Karadaki kirlilikten sık sık söz ediyoruz ama okyanuslar hakkında yeterince konuşmuyoruz. Okyanuslar ölürse, yani artık yaşamı destekleyemez hâle gelirse, biz de onlarla birlikte yok oluruz. Deniz öldüğünde kara da onu takip eder. O noktadan sonra artık oyun bitmiştir.

“Denizler ölürse, biz de ölürüz.” — Barney Greenway
İnsanların, iş işten geçmeden önce bu gerçeklerin çok daha fazla farkına varması gerekiyor.
İklim değişikliğinin etkileri artık soyut bir tehdit değil; insanlar bunu bugün, şu anda yaşıyor. Annem yaşlı ve çeşitli sağlık sorunları var. Birleşik Krallık’ta yaşadığımız aşırı sıcaklar onun için gerçekten tehlikeli. Dünyanın dört bir yanında milyonlarca yaşlı insan için de durum aynı.
Bunu “Ama onlar zaten yaşlı.” diyerek geçiştiremeyiz. Bu kabul edilebilir bir yaklaşım değil. Ben güneşli havaları severim ama bugün yaşadığımız şey normal sıcaklıklar değil. Çok farklı bir durumla karşı karşıyayız ve bunun farkına varmamız gerekiyor.
Müzikal anlamda tavsiyem çok basit: Kendiniz olun.” — Barney
Sürekli değişen bir dünyada, sizce underground ve ekstrem müzik sahnelerinin kuşaklar boyunca varlığını sürdürmesini ve güncelliğini korumasını sağlayan şey nedir?
İnsanlar benden sık sık tavsiye istiyor ama benim vereceğim tavsiye aslında çok basit: Grubunuz için gerçekten doğru olduğuna inandığınız şeyi yapın. Moda akımlarının peşinden koşmayın ya da insanların bunu istediğini düşündüğünüz için daha ticari olmaya çalışmayın.
Müziğiniz zaman içinde doğal olarak daha ulaşılabilir bir hâle gelirse bunda hiçbir sorun yok. Ama bunun samimi ve içten bir süreç olması gerekir. Tavsiyeleri dinleyin ama sırf gündemde kalmak için kendinizi pazarlanabilir bir ürüne dönüştürmeniz gerektiğini söyleyenlere kulak asmayın.
1990’larda biz de bunların hepsini duyduk. Hatta zaman zaman bu yüzden çok yanlış kararlar vermenin eşiğine geldik. Neyse ki kariyerimizin büyük bölümünde kendi içgüdülerimize güvendik. Bize gerçekten faydalı tavsiyeler verenleri dinledik. Ama iş pazarlama stratejilerine geldiğinde, bunları söyleyenleri görmezden geldik.
Eğer dürüstlüğümüzden ödün vermeden yaptığımız bir albüm başarılı olursa harika. Olmazsa da sorun değil. Kim olduğumuzdan taviz vermektense bununla yaşamayı tercih ederiz.
Bu yüzden tavsiyem çok net: Kendiniz olun. Sahnenin içindeki diğer grupları destekleyin, birbirinize yardımcı olun ve kendi vizyonunuza sadık kalın. Eğer yaptığınız iş beklediğiniz karşılığı görmezse, bir sonrakinde yeniden deneyin. Bir sanatçı önce kendisini tatmin etmek zorundadır. Kendi yaptığınız işe inanmadan herkesi memnun etmeye çalışıyorsanız, sanat üretmenin bütün anlamını daha en başında kaybetmişsiniz demektir.
Türkiye, dünyanın en tutkulu rock ve metal dinleyici kitlesinden birine sahip. Ekonomik ve toplumsal zorluklara, değişen kültürel eğilimlere rağmen metal sahnesi büyümeye ve gelişmeye devam ediyor. Bugün Türkiye’deki dinleyicilerinize vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
İsterseniz bana enternasyonalist diyebilirsiniz. İnsanları geldikleri ülkeye göre ayıran biri değilim.
O yüzden söylemek istediğim tek şey şu: desteğiniz için teşekkür ederim. Bunun farkındayız çünkü daha önce Türkiye’ye geldik, yıllar içinde İstanbul’da birkaç küçük kulüpte konser verdik ve bize gösterdiğiniz ilgi her zaman olağanüstüydü.
Umarım bu kez vereceğimiz konser de sahneye koyabileceğimiz en iyi performans olur.
Teşekkür ederim. Yakında görüşmek üzere.
Sohbetimiz ilerledikçe konu müziğin sınırlarını aştı. Barney Greenway ise her defasında aynı düşünceye geri döndü: Siyasetin, müzik türlerinin ve ideolojilerin ötesinde, her şeyin özünde tek bir ilke var; temel insani değerler.

Editörün notu: Bu röportajda Barney Greenway’nin yanıtları büyük ölçüde korunmuş, yalnızca bazı bölümlerde akıcılık, uzunluk ve okunabilirlik amacıyla sınırlı editoryal düzenlemeler yapılmıştır.
Röportaj: Güzin Paksoylu
In Flames ve Napalm Death 26 Temmuz 2026’da İstanbul’da sahne alacak.
Organizasyon: StagePass Live
2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”




Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!