BJÖRK, TRUMP ve GRÖNLAND
ABD Başkanı Donald Trump’ın her bir adımı ve söylemi salt ABD’de değil dünya genelinde şaşkınlıkla karşılanıyor. Venezuela’ya askeri operasyon düzenleyip devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırmasının ve Amerikan mahkemelerinde yargılanmalarının şoku henüz atlatılamamışken Grönland’ın ABD’nin sınırlarına dahil edilmesi gerektiğini diğer bir ifadeyle Grönland’ı ilhak edebileceğini ileri sürüyor. Trump, Grönland’de Amerikan egemenliğinin kuvvet kullanma dahil her türlü yöntemle gerçekleşebileceği tehdidinde bulunuyor. Sınırların dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve self-determinasyon hakkı gibi uluslararası hukukun başat ilkelerini ve İkinci Dünya Savaşı sonu ile oluşan uluslararası sistemi kolaylıkla hiçe sayabiliyor.
Woods Hole Oşinografi Kurumu tarafından Kuzey Pasifik Okyanusu’nda keşfedildiği 1989 yılından beri tek başına gezen bir balina var. İsmi 52 Blue. 52 hertz balinası veya Alice ismi veren bile olmuş. Tam 35 yıldır yalnız. Çünkü 52 Hertz frekansında ses çıkarıyor (G#1); diğer balinalar ise 15–40Hertz frekansında iletişim kurduğu için onu duyamıyor. Ne çağrısı yanıt buluyor ne de bir sürünün parçası olabiliyor. Göçlere bile katılamıyor. Bilim insanları ise onu hiç fiziksel olarak görememiş. Ne cinsi ne de cinsiyeti biliniyor… (Liu, 2024, s.1-5)
MTV’nin Ölümüne Üzülmeli miyiz?
MTV (Music Television) 31 Aralık 2025’te yayın hayatını sonlandırdı. MTV Entertainment Group bünyesinde faaliyet gösteren bu Amerikan kablolu tv yayın kanalı, gerek video müzik ödülleriyle gerekse tartışmalı sanatçılarıyla uzun yıllar ana akım müziğin kalbinin attığı yer oldu.
Sizi bilmem ama ben bir Metal Müzik dinleyeni olarak MTV’nin sonlanmasına çok sevinen biriyim, bunun içinde sağlam nedenlerim olduğuna inanıyorum. 1981 Yılının ağustos ayında Amerika’da yayın hayatına başlayan MTV, kısa süre içinde dünya müzik endüstrisine video klip formatını dayatabilecek bir güç haline gelmişti. MTV 90’ların başında dünya genelinde birçok kanalı olan popülist bir ikon olmuş ve böylelikle müzik endüstrisine yön verir hale gelmişti. Bir nevi tekel olma yolunda olan MTV’de yer alabilmek için öncelikle bir video klibinizin olması gerekiyordu. Tabii her çekilen video klibe de MTV’de yer verilmiyordu.
Bruce Dickinson & Paganini: Yazılmamış Bir Rock Opera
Bruce Dickinson ’ın 1980’lerde tasarlamaya başladığı ancak henüz hayata geçmeyen Paganini konulu bir rock opera yazmakta olduğunu biliyor muydunuz?
Peki klasik müziğin bu “şeytani” besteci ve keman virtüozu ve Iron Maiden frontmani Bruce Dickinson hangi eşikte buluşuyor? Şimdi yakından bakalım.
KISS, Hard Rock tarihinde tartışılagelmiş bir grup. Müziği, makyajı, ticarete merakının yanı sıra siyasi olarak sessiz kalması eleştirilebiliyor. Başkanlığının ikinci döneminde olan Donald Trump ise en tartışmalı Amerikan başkanları listesinin başında geliyor. Kimi söylem ve faaliyetleri ırkçı olarak nitelendirilebiliyor ve Amerikan toplumunda kutuplaşmanın başlıca sebebi olarak gösteriliyor. Amerikan kültürünün ve siyasetinin bu tartışmalı iki figürünün ödül etkinliğinde bir araya gelmesi KISS, Trump ve Amerikan siyaseti-kültürü bağlamında çeşitli yorumların yapılmasına neden olmakta. Kennedy Center Ödülleri kapsamında Trump KISS’i üstün başarı ve hizmet başlıklarında ödüle layık gördü. Center’dan KISS’e yönelik açıklamada KISS’in Amerikan tarihinde Altın Plak Ödülü alan en başarılı gruplar arasında yer aldığına ve dünya çapında 100 milyondan fazla albüm satıldığına dikkat çekildi. KISS’in orijinal, kurucu üyeleri Paul Stanley, Gene Simmons ve Peter Criss’in yanısıra Gloria Gaynor, Sylvester Stallone da ödül alan isimler arasında yer aldılar.
Bir adamın inadı, bir grubun kaderini değiştirdi. Iced Earth; sert riffleri, epik hikâyeleri ve yıllara direnen enerjisiyle metal tarihinde kendine özgü bir evren kurdu.
Florida’nın boğucu sıcağında, takvimler 1985’i gösterirken, bir genç gitarını omzuna asmış, hayalleriyle yürüyordu. O genç, Jon Schaffer’dı. Şimdilerde adını duymayan azdır. O günlerde ne plak şirketleri tanırdı onu, ne de müzik dergileri… Sadece kafasının içinde yankılanan melodiler, karanlık hikâyeler ve bir gün anlatması gereken destanlar vardı. Schaffer için müzik bir evrendi. Daha hayatın çok başında, elindeki gitarla yalnızlığını, öfkesini, hayal kırıklıklarını ve umutlarını birer riff’e dönüştürmeye başlamıştı. Başlarda “Purgatory” adıyla çalmaya başladılar. Bar sahnesinin mütevazı köşelerinde, birkaç sadık dostun alkışları arasında yankılanan riffler, gün gelecek Avrupa’nın soğuk salonlarında binlerce insanın yumruğunu havaya kaldıracaktı. Bunun olacağına o dönem kimse pek ihtimal vermiyordu.

Kaıytlarını çok severek dinlediğiniz o küçük veya orta ölçekli metal grubu neden sahnede neden “çamur” gibi duyuluyor hiç merak ettiniz mi? Sebebinin yetenekle ilgisi olmamasına şaşıracaksınız.
The Yagas – Jason Bowman Söyleşisi (Metal Oda, 2025)
New York çıkışlı alternatif rock/metal grubu The Yagas, 2024 yılında metal müzik sahnesine etkileyici bir giriş yaparak kısa sürede büyük bir merak uyandırdı. Hem özgün hem de karanlık bir tınıya sahip müzikleri; sinematik yaklaşımları, folklorik kökleri ve vokalde ünlü oyuncu Vera Farmiga’nın varlığıyla birleşince ortaya benzersiz ve duygu yüklü bir sound çıktı.
Grubun ismi de bu büyünün bir parçası: Baba Yaga — Slav ormanlarının vahşi ve kadim cadısı, ne tam olarak iyi ne de tamamen kötü bir figür olarak sınırların, eşiklerin ve dönüşümlerin bekçisidir. Baba Yaga da tıpkı The Yagas’ın müziği gibi hem büyüleyici hem tehditkâr, hem lirik, hem ürkütücüdür. Bu da tam olarak The Yagas’ın hamurundaki estetik ikiliğin ifadesidir.
Bu söyleşide grubun davulcusu ve Rock Academy’nin sahibi Jason Bowman ile The Yagas’ın çıkış noktasını, yaratım sürecini, estetiğini ve geleceğini konuştuk.
New York’un ortasında, zamanla yarışmayan bir yapı durur: Chelsea Hotel. Ne tam anlamıyla bir oteldir, ne de yalnızca bir mimari anıttır. Burası, modern sanat tarihinin en bohem ve en kırılgan sahnesidir. İçinden geçen sanatçılar kadar, içinde kalan yalnızlıkların ve yaratımların da ev sahibidir.
Chelsea Hotel’in duvarları, sessizce ama inatla bir dönemin şarkılarını, şiirlerini, resimlerini ve hayal kırıklıklarını anlatır.
Patti Smith, Just Kids adlı kitabında Chelsea’nin bu benzersiz ruhunu şöyle tanımlar:
“Orası bizim küçük krallığımızdı. Hayal etmeye cesaret edenlerin sarayı.”
