Senenin büyük heyecanla beklenen metal konserlerinden Lamb of God, Orbit Culture ve Black Tooth konseri 24 Temmuz’da İstanbul Bonus Parkorman‘da Stagepass Live organizasyonuyla gerçekleşti. Efsane mosh pit görüntülerinin senelerce hatırlanacağı konseri yazarlarımız Özgür Polat ve Zafer Ayaz kaleme aldı. Konser heyecanını birebir aktaran yazılarında yazarlarımızın konserle ilgili benzer konulara vurgu yapması ilgi çekici oldu. Keyifli okumalar!

İstanbul İçin Lamb of God Vakti

Özgür Polat

Vücudumdaki ezikler ve kas ağrıları henüz geçmemişken konser izlenimlerimi yazmak, bu tarihi geceyi tarihe not düşmek için en doğru zamanlama olacaktır.
Ocak ayında Adana’daki bir arkadaşımla sözleşip aldığımız biletlerin günü yaklaştıkça, konsere ulaşım endişesi içimi kemirmeye başlamıştı. İzmir’den yola çıkıp o mahşer yerine varmak, çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşmüştü ki Dinozor Turizm imdadıma yetişti. İzmir metal sahnesinin kalesi olan bu ekibin Instagram üzerinden yaptığı ulaşım duyurusuyla tüm planım netleşti. Arkadaşım uçakla İstanbul’a inecek, oradan toplu taşımayla Parkorman’a geçip buluşacaktık. Konser sonrası Dinozor Turizm otobüsüyle omuz omuza İzmir’e dönecek ve ertesi gün kendisini İzmir-Adana uçuşuyla memleketine uğurlayacaktım.
İzmir-İstanbul hattı boyunca otobüsteki dostlarla gülüp eğlenerek yol alırken, Parkorman’a çok yakın bir konumda haritadan bulduğumuz tekel bayii, tüm ihtiyaçlarımız için kusursuz bir durağa dönüştü; yol boyu adını anarak hayaller kurmuştuk. Susurluk’ta bir esnaf lokantasında mola verdiğimizde ise hayatın sürprizlerinden biriyle karşılaştık. Bize yemek dağıtan abla, Amerika’daki metalci oğlundan, onun çok isteyip de götüremediği gitarından ve gurbette yeni bir set kurduğundan bahsetti. Bu müziğin nasıl iflah olmaz bir tutkuya dönüştüğünü çok iyi bildiğini anlattı.

(Black Tooth – Tuna karizması)

Parkorman kapısına vardığımda arkadaşım benden bir buçuk saat önce cepheyi tutmuş; sırada bekleyen insanların hayat hikayelerini, hobilerini ve mesleklerini çoktan ezberlemişti. Hemen eşyaları otobüse atıp söz konusu tekelden ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra sıradaki yerimizi aldığımızda, önümüzdeki bir dostumuz tuvalete gitmek için sıradan ayrılırken çantasını bize emanet etti. Dış kapı açılıp kalabalık dalga dalga içeri akarken çanta yerde kalmasın diye yanımıza aldık ve içeride bizi bulduğunda kendisine sağ salim teslim ettik.
Konser alanına girip kalabalıkla kaynaştıktan kısa süre sonra Black Tooth sahne aldı. Grubun vokali Tuna’nın mikrofonu kapıp doğrudan aramıza dalması, mosh pit ve wall of death’i ateşlemesi, dinleyicinin daha ilk andan organize olup şaha kalkmasını kolaylaştırdı. Tuna yapmasa bile bu kaos elbet kendiliğinden doğacaktı belki; ancak onun bu önderliği, sahne ile seyirci arasındaki o soğuk bariyeri yıkan en görkemli örnekti. Kural basittir: Sahnede, barikatta ya da genel girişin en arkasında ol; metalci metalcidir. Bence Tuna’nın dinleyiciler arasında kaybolması, kimsenin ona dokunmak, birlikte fotoğraf çekinmek veya ona beyni meyve suyuna dönmüş ezik fan gibi davranmaması çok kıymetliydi. Başka “tür” dinleyici kitlesinin böyle bir harekette neler yapabileceğini umarım tahmin edebiliyorsunuzdur.
Black Tooth sahnede fırtına estirirken alanda boşluklar oldukça fazlaydı, ancak zaman geçtikçe konser alanı doluyor, mosh pit çemberi daraldıkça çarpışmaların ve arbedenin şiddeti artıyordu. Orbit Culture sahneye çıktığında ise alan artık neredeyse dolmuştu.

Pite girmeseniz dahi kenarda üzerinize devrilen bedenler ya da dönüşün o girdap gibi çekim kuvvetiyle pite sürüklenmek bu kaderin bir parçasıydı. Ben de bu girdaba birkaç kez kapılmak zorunda kaldım. Bir defasında tam çıkmaya yeltenirken içeri girenlere çarpıp yere yığıldım; fakat yazısız kural gereği beni tutup kenara fırlatan eller sayesinde kurtulabildim. Aksi takdirde yerde o fırtınanın dinmesini beklemekten başka şansım yoktu. Ama kimse üzerime basmadı.

(Mosh pit için trafik işaretiyle çağrı yapan arkadaş, seni de seviyoruz!)

Konseri takip eden günlerde, özellikle yukarıdan çekilen videolara baktığımda kalabalığın o muazzam coşkusunu ve müziğe tek yürek halinde eşlik edişini gördüm. Bu görkemli savaşın bir parçası olmanın sevinci, konser sonrası günlerde de içimde yankılanmaya devam etti.
Lamb of God sahneye ayak bastığında ise coşku kelimenin tam anlamıyla zirveye ulaştı. İlk parçadan son gitar sönene dek zıplamalar, mosh pit’ler ve devasa çemberler hiç durmadı. Tuna’nın da sahnede vurguladığı gibi, Avrupa turnesinin ilk ayağı olan İstanbul’a yorgunlukla değil, yıkıcı bir enerjiyle geldikleri apaçık ortadaydı. Gerek Randy’nin anonsları, gerek Orbit Culture’dan Niklas Karlsson’un konser sonrası açıklamaları, İstanbul konserinden ne kadar büyük bir tatminle ayrıldıklarının kanıtı olarak sosyal medyaya kazındı. Özellikle Randy tarafından kedilerimizin övülmesi bizim için ulusal bir mesele haline geldi.


Elbette bu devasa organizasyonun eksiklikleri de vardı. Sahne önüne ayrılan tuvalet sayısının azlığı en bariz sorundu -ki bu uğurda küçük çaplı medeni bir protesto da yaşadık- ve bence kadın-erkek tuvaletlerinin ortak kullanımı da buna eklenebilir. Zira tahmin edileceği üzere yoğun kullanımdan dolayı tuvaletler aşırı kirleniyor, kadınlar için durum çok daha zorlayıcı bir hal alıyordu. Şahsen böyle bir problem yaşamasam da zorluğunu tahmin edebiliyorum. Onlar, ayrıca zorluğa rağmen taviz vermeden eğlenmeye devam ettikleri ve konser alanını güzelleştirdikleri için gizli birer kahramandırlar ve Metal Oda ailesinden nişanlarını gururla talep edebilirler.
Sosyal medyada en çok yankı bulan isyan ise ses sistemine yönelikti. Gitarların duyulmaması, vokalin boğulması ve kick’lerin tüm duyumu ezmesi önemli gözlemler olarak öne çıkıyor. Ancak katıldığım birçok festivalde ya da konserde karşılaştığım kronik sorun hep bu oluyor. Kendi kendime “Acaba ben mi kanıksadım?” diye düşünüyorum ama sesin şiddeti tavan yaptıkça, özellikle ön saflarda müziği bir albüm kaydı berraklığında dinlemek imkansızlaşıyor. “Bu kadar yüksek sese rağmen ön sıralarda kusursuz bir duyum yakalamak teknik olarak mümkün mü?” Bu konuyu işin ehli olanların tartışması ve bizi de bilgilendirmesi çok iyi olur.
Kulağıma çalınan bir diğer isyan ise konserin erken bitmesiydi. Konser 22:45’te sona erdi. Belki de bu üç grubun birlikte çıktığı ilk konser olduğu için setlistler daha kısa tutulmuş olabilir diye düşünüyorum. Fakat uzun yola çıkacak bizler için bu erken final aslında iyi oldu. Toplu taşıma kullanımı, hele ki Dinozor Turizm yolcularının o yedi saatlik geri dönüş yolu düşünüldüğünde… Sanırım Eskişehir’den de otobüsler tutulup gelinmiş. Bu konuya dair bilgim sınırlı ama onlara da buradan sevgilerimizi sunalım.
Yıllar sonra setlistleri unutabiliriz ama o pitte birbirini ayağa kaldıran elleri unutacağımızı sanmıyorum. Bu türden ulaşım organizasyonlarının ve sarsıcı konserlerin daha da fazla olması dileğiyle…

 

Fırtına Uyarısı ve İstanbul Kedisi!

Zafer Ayaz

Bu senenin en heyecanla beklenen konseri sonunda gelip çatmıştı. Meteoroloji konser akşamı için günler öncesinde yoğun yağış ve fırtına uyarısı vermişti ama o nereden bilecek, biz o fırtınayı 16 yıldır sabırla bekliyorduk. İşten çıkıp 2.5 saatlik yolculuktan sonra sonunda o siyah kalabalığın saf tuttuğu konser alanına gelebilmiştim. Burada bir öz eleştiri yapıp yazıya devam edeceğim ; her zamanki gibi metro çıkışı konsere arpa suyu içen arkadaşlarımın arasından geçip giderken içilen yeşil alanın çöp ve şişe içinde görmek beni üzdü. Buna dikkat etmek zorundayız çünkü biz diğerleri gibi olamayız anladınız siz onu.
Uzun bir kuyruk olamasına karşın giriş sırası çabuk geldi, güvenlik arkadaşlar naziklerdi,işlerini hızlı yapıyorlardı ve Black Tooth’a yetişebildim. Pantera‘nın ön grubu olmayı hak eden ama çıkarılmayan grup neyse ki Lamb of God ın ön grubu olarak seçilerek doğru bir tercih yapılmıştı. Vokalist Tuna, yaptıkları müzikten dolayı her zaman ki Anselmo nun ilk zamanlarının enerjik performansını sahneye aktarmaktaydı. Black Tooth u izlemek bana her zaman zevk vermiştir. Ses sisteminde bir gariplik vardı ama pek üzerinde durmayarak eğlenmeye baktım.

(Parkorman’da Black Tooth coşkusu)

Saat 20:00 olduğunda çok büyük hayranı olduğum ve belki de Türkiye’de ilk tanıtım yazısını benim yazdığım grup olan Orbit Culture, Death Above Life girişi ile beraber sahneye çıktılar. Böyle muhteşem bir grup maalesef ülkemizde yeterince tanınmıyor. Kendileri tek başlarına Headliner olabilecek bir grup bence. Ben grubu sahnenin sol tarafından izliyordum ve seste hala bir gariplik vardı: Black Tooth’un duyulmayan gitarları Orbit Culture da da aynı şekilde devam ediyordu. Ses sorununun benim izlediğim tarafla alakalı olduğunu düşündüğümden yerimi değiştirdim orta kısma geçtim ama ses sorununda bir değişme olmamıştı. Etrafımdakilere sorduğumda onlar da benimle aynı fikirdeydiler. Ses olayını bi tarafa bırakırsak asıl etkilendiğim olay daha önceki konser yazılarım da da değindiğim yeni genç metal kuşağının çok enerjik olması. Bu durum beni ve yaşıtlarımı aşırı mutlu ettiğini söylemeliyim ve genç kuşağımıza çok teşekkür ediyorum. Orbit Culture çok gaz bir grup ve genç dinleyiciler bir çok parçada Trivium ve Pantera konserlerinde yaptıkları gibi harika mosh pit savaş alanları oluşturdular. Orbit Culture ses sisteminden dolayı maalesef kendi güçlerini yeteri kadar gösteremedi ama yine de bizleri coşturmayı başardılar. Birçok hit parçalarını seslendirerek sahneden ayrıldılar.


Artık dünyanın yeni Metal Efsanelerini izleme vakti gelmişti ama içimizde bir korku oluşmuştu “Ses Sistemi!”. Davul sound check başladığında ben bişeylerin düzeltildiğine kanaat getirmiştim: demek ki sorun önceki grupların ses teknisyenlerindeydi. Ve sonunda saat 21:30 olduğunda heyecanlı bekleyişimiz baterist Art Cruz un baterinin arkasında belirmesi ve diğer grup elemanlarının vokal haricinde sahnede sakince yer almasıyla sona erdi. Kalabalıkta da bir coşku oldu ama ben böyle bir girişi Lamb of God gibi enerjik bir gruba yakıştıramadım açıkçası . Ruin parçasına girdiklerinde sahneye Randy çıktı ve o harika vokali ve hiperaktivitesi ile hepimizi deliye döndürdü. Sahne önünde orta alanda yine mosh pitler oluşmuştu ve bu seferkiler çok şiddetli ve büyüktü.
İnsanlar çok güzel eğleniyordu ama konser başlamadan önceki korkumuz olan “Ses Sistemi” kabusu Lamb of God için de geçerliydi maalesef. Davul soundu gitar soundundan öndeydi ve gitarları bastırıyordu. Sololar az duyuluyordu. Bu durumu birçok konserde maalesef yaşıyoruz. Bunun nereden kaynaklandığını bir türlü anlayamıyorum. Gruplar konser öncesinde ses sistemini zaten deniyorlar bu durumun farkına varılmıyor mu acaba? Neyse biz ses sistemini kafamıza fazla takmadan Lamb of God’a odaklandık ve çok güzel bir konser izledik. Randy bi ara İstanbul’a tekrar geldiği için çok mutlu olduğundan bahsetti ve bir kedi aşığı olarak İstanbul’u kedilerinden dolayı çok sevdiğini söyledi. Bu sebeple konsere kendi kedisinin görselini taşıyan tshirtü ile çıktığını da söyledi.

(Kedili tshirtüyle Randy)

Sona yaklaşmıştık artık ve konserlerde standart bir hal alan 1 saat 15 dakika gibi bir süre dolarken efsane şarkıları olan Redneck‘ i en sona bıraktılar tabii ki . Parça öncesinde Randy sahne önünde büyük bir alan açılmasını istedi ve seyirciler de buna kayıtsız kalmadılar. Redneck çalmaya başladığında resmen yer yerinden oynadı. Parçanın bitmesi ile seyircilerde alandan ayrılma telaşı başladı. Eskiden gruba defalarca tezahürat yapılır ve grup sahneye grup geri çağrılırdı. Seyirciyi kırmaz ve en az iki parça daha çalar ve giderdi. Bu adet yok oldu gitti ne yazık ki ve ben bu duruma çok üzülüyorum.
Park Orman’da konser izlemeyi çok seviyorum; doğal ortam ve ferah alan sıkışmışlık hissi vermiyor ve sahne her yerden rahat izlenebiliyor. Ulaşımın kolay olması da mekanın artılarından biri ama şu WC mevzu bizlere hiç yakışmıyor. Kuyruk beklemesi ayrı, hijyen standartlarına uymaması apayrı bir dert. Lütfen WC konusuna kalıcı bir çözüm bulun.

 

Konser fotoğrafları: Serkan Tekin @umagumaglive

©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”

0 replies

Leave a Reply

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *