Teknikten Önce Duygu, Gösterişten Önce Anlatı

Türkiye’de bağımsız müzik üretmek çoğu zaman yalnız bir yolculuk. Ancak bazı müzisyenler bu yalnızlığı bir sınırlama olarak değil, yaratıcı özgürlük alanı olarak görüyor. Riddles in the Dark’ın arkasındaki isim Gündoğdu Akın da bu isimlerden biri.

Opera eğitimiyle başlayan müzik yolculuğunu kendi bestelerini üretme arzusunun peşinden giderek farklı bir yöne çeviren Akın, bugün alternatif rock, progresif rock ve metal öğelerini bir araya getiren özgün bir müzikal dil kurmuş durumda. İlk dinleyişte güçlü melodiler, dikkat çekici vokaller ve katmanlı düzenlemeler öne çıkarken; biraz daha derine inildiğinde şarkıların arkasında titizlikle kurulmuş bir kompozisyon anlayışı ve bütünlüklü bir anlatı dünyası hissediliyor. İlk dinleyişte Muse etkileri hissedilse de, eserlerin altında Riverside’ı hatırlatan melankolik ve derin bir atmosfer de kendine yer buluyor.

Dört parçadan oluşan Sound Of Revolution EP’si, yalnızca bir şarkı koleksiyonu değil; daha büyük bir hikâyenin ilk bölümü. Akın’ın kendi ifadesiyle, Matters of State and Mind adlı konsept çalışmasının başlangıcını oluşturan bu eserlerde özgürlük, otorite, değişim ve toplumsal baskı gibi temalar ön plana çıkıyor. Ancak bu şarkıları yalnızca politik birer manifesto olarak görmek eksik kalır. Çünkü Riddles in the Dark’ın merkezinde öfkeden çok insan hikâyeleri, sloganlardan çok duygular ve cevaplardan çok sorular bulunuyor.

Müziğin matematiğini hissiyatın hizmetine sunan, teknik gösterişten çok anlatının peşinden giden ve sanatçının toplumsal sorumluluğuna inanan Gündoğdu Akın ile; üretim sürecini, müziğinin mimarisini, politik yaklaşımını ve Riddles in the Dark’ın geleceğini konuştuk.

Karşınızda Riddles in the Dark’ın yaratıcısı, Gündoğdu Akın.

 

Riddles in the Dark projesini başlatırken çıkış noktan neydi? Seni bu projeyi oluşturmaya iten şey ne oldu?

Ben her zaman üretmeyi seven bir insan oldum. Henüz ortada bir proje fikri bile yokken, kendi dinlemek istediğim müziği sıfırdan üretip onu bitmiş haliyle keyifle dinlemenin bende yarattığı hissi bir kez deneyimledikten sonra bunun biraz bağımlısı oldum diyebilirim. Sıfırdan bir şeyi var edip, sonunda ortaya çıkan şeyi gerçekten dinleyebilmek benim için çok güçlü bir motivasyon.

Projenin arka planına gidersek; 2012’de İstanbul Üniversitesi’nde Opera Anasanat Dalı öğrencisiydim ve o dönem klasik müzik üzerine bir kariyer planlıyordum. Opera eğitiminde eserleri tek bir notasını bile değiştirmeden icra etme disiplini içinde yetiştim. Bu yaklaşımın çok kıymetli bir tarafı var, ama bir noktadan sonra beni sınırladığını hissetmeye başladım. Müzik üretmekten ziyade, sadece var olanı doğru şekilde tekrar etmeye zorlandığım bir alan gibi gelmeye başladı. Bu da beni doğal olarak kendi müziğimi yazmaya yönlendiren en önemli kırılmalardan biri oldu. Kafamda duyduğum fikirleri bozarak, değiştirerek ve yeniden kurarak üretme süreci zamanla sahnede icra etmekten çok daha heyecan verici hale geldi. Bu yüzden klasik müzik kariyerimi noktalayıp okuldan ayrıldım ve kendi yoluma yöneldim. Tabi eğitim sürecinde edindiğim bilgi ve müzikal birikim beni geri dönülmez şekilde etkiledi; bugün hâlâ işime yarayan kısımlarını kullanmaktan büyük keyif alıyorum.
Bir noktada şunu fark ettim: Ben aslında bir icracıdan ziyade bir yaratıcı olmak istiyorum. Aynı zamanda bunun bireysel değil, bir ekip ruhu taşıyan bir yapı olmasını da hayal ediyordum. O yüzden en başından beri Riddles in the Dark’ı tek kişilik bir proje gibi değil, zamanla bir ekosisteme dönüşebilecek bir yapı olarak kurguladım. İsminin grup çağrışımı yapmasının sebebi de bu. Hatta 2019-2021 yılları arasında grup olarak da projeyi ilerlettik Berk Tekelioğlu, Atakan Ertekin, Kaan Yurdakul gibi çok iyi müzisyenlerle.
O dönem müzik üretim kültürü de bugünkünden farklıydı; insanlar daha çok bir araya gelip çalarak üretim yapıyordu. Bugün çok daha bireysel bir üretim dünyasına geçilmiş olsa da, ben o kolektif ruhu kaybetmeden, üretimi tamamen kendi kontrolümde tutabileceğim bir alan yaratmak istedim.

 

Teknik kısmı, gitmek istediğim duygunun üzerine eklenen bir katman olarak kullanıyorum.”– Gündoğdu Akın

Müziğini dinlerken belirli bir düzen ve mimari hissediyorum. Şarkılarını yazarken bilinçli olarak matematiksel bir yapı kuruyor musun?
Evet, ama benim için hissiyat her zaman teknikten daha baskın. Matematik ve mimari tarafı ise bu hissi destekleyen bir araç gibi çalışıyor. Bunu zamanla öğrendim; artık teknik kısmı, gitmek istediğim duygunun üzerine eklenen bir katman olarak kullanıyorum.
Müzik teorisi açısından işleri mümkün olduğunca sade ve temiz tutmaya çalışıyorum. Çünkü asıl mesajın ve duygunun teknik detayların önüne geçmesini istemiyorum. The Beatles gibi, çok karmaşık armonileri bile son derece basit ve doğal bir şeymiş gibi hissettirebilen bir yaklaşımı çok değerli buluyorum. Ben de benzer bir yere doğru ilerlemeye çalışıyorum.
Ama aynı zamanda dinleyicinin “aynı şeyleri tekrar dinliyorum” hissine kapılmaması için, arka planda yapısal bazı düzenlemeler ve hesaplamalar yapıyorum. Yani yüzeyde basit görünen şeyin içinde, hissi taşıyan daha planlı bir mimari var. Aslında Riddles in the Dark’ın sound’u da biraz buradan geliyor. Basit ve büyük duyulmasının yanında, içine dikkatli dinleyenler için küçük sürprizler de serpiştirmeyi seviyorum.

Bir şarkıya başlarken süreç nasıl işliyor? Önce sözler mi geliyor, riffler mi, yoksa aklında oluşan bir fikir mi?
Parçadan parçaya değişmekle birlikte çoğunlukla melodiyle başlıyorum. Ama bu, oturup “bugün şarkı yazıyorum” gibi planlı bir süreç değil. Daha çok dönemsel bir şey; bazı zamanlar fikirler kendiliğinden kafamda oluşuyor.
Bu fikirleri hemen zorlamıyorum, biraz kendi halinde süzülmeye bırakıyorum. Zaman içinde yavaş yavaş aranjeye dönüşmeye başlıyorlar. Hatta çoğu zaman hiçbir enstrümana dokunmadan, parçayı kafamda baştan sona aranje edilmiş haliyle duymaya başlıyorum.
O noktada şarkı zaten büyük ölçüde şekillenmiş oluyor. Akışı netleştiğinde küçük demo kayıtlar alıp üzerine sözleri yazmaya başlıyorum. Sözler geldikçe de bazı bölümlerde doğal olarak düzenlemeler yapıyorum.
Eğer bir konsept albüm üzerinde çalışıyorsam bu süreç daha da organik ilerliyor. Çünkü zaten bir hikaye akışı olduğu için, sıradaki parçanın hangi duyguda ve hangi noktada olması gerektiği kabaca belli oluyor. Bu da hem melodiyi hem de sözleri daha yönlü bir şekilde şekillendiriyor.

“Şarkılara yansıyan her şeyin yüzde yüz bana ait olması hem en büyük özgürlüğüm hem de en büyük zorluğum.”– Gündoğdu Akın

Tek kişilik bir proje yürütmenin sana sağladığı en büyük özgürlük ve en büyük zorluk nedir?
En büyük özgürlük, şarkılara yansıyan her şeyin yüzde yüz bana ait olması. Yazım sürecinden kayıt aşamasına, hatta zamanlamadan en küçük detaylara kadar hiçbir dış baskı olmadan, tamamen içime sinen şekilde ilerleyebilmek benim için çok önemli. Bu da hem yaratıcı anlamda büyük bir rahatlık hem de daha dürüst bir çıktı sağlıyor.
En büyük zorluk ise yine her şeyin yüzde yüz bana ait olması aslında. Albüm kapağından videoya, mix-master sürecinden marketing’e kadar tüm alanların aynı kişinin sorumluluğunda olması, objektifliği zaman zaman zorlaştırıyor. Özellikle bir şarkıya haftalarca, bazen aylarca emek verdikten sonra kulakların tıkanması ve mix aşamasında sağlıklı karar vermek gerçekten zorlaşıyor. Bu da süreci doğal olarak uzatıyor.
Ama ben bunu bilinçli olarak kabul ettim. “Acele etmeyeceğiz, doğru olacak” yaklaşımını kendime zorla da olsa oturttum. Çünkü bu şarkıların benden daha uzun ömürlü olacağını düşünüyorum; bu yüzden sürece de çıktıya da biraz “ömürlük” bir yerden bakıyorum. O yüzden yoruculuğu dışında süreçle ilgili temel bir sorun yaşadığımı söyleyemem.

Şarkılarında alternatif rock, progresif öğeler ve metal etkileri iç içe geçiyor. Bu karışım zamanla mı oluştu yoksa başından beri hedeflediğin bir sound muydu?
Zamanla oluştu diyebiliriz. Ben dinlediğim müziklerden çok beslenen bir insanım ve dönem dönem dinlediğim şeyler de ciddi şekilde değişiyor. Projenin başında daha geleneksel bir rock yapısı hedefliyordum aslında, ama zaman geçtikçe bunun üzerine ne ekleyebileceğimi, sound’u nasıl genişletebileceğimi merak etmeye başladım.
Burada parantez açmak lazım; Reminiscence ve Blind Hope bu anlamda biraz daha progresif ve metal etkilerin öne çıktığı şarkılar. Bu iki parçada Kaan Yurdakul, Berk Tekelioğlu ve Atakan Ertekin de üretim sürecindelerdi ve o yönün oluşmasında katkıları oldu.
Sonrasında Matters of State and Mind albümüyle birlikte daha “condensed” diyebileceğim, yani daha sade ama içeriğin daha öne çıktığı bir yapıya yöneldim. Sound hâlâ zengin bir yerde duruyor ama müzikten ziyade anlatı ve konsept daha merkezde. Bir sonraki albümde de bunu bir seviye daha ileri taşımayı hedefliyorum.

“Rock müzik benim için doğal olarak politik bir alan.” — Gündoğdu Akın

Şarkılarında politik ve toplumsal eleştiriler önemli bir yer tutuyor. Bu konulara yönelmenin özel bir nedeni var mı?
Öncelikle karakter olarak beni rock müziğe çeken şeylerden biri zaten haksızlıklara karşı ses yükseltme hali. Elitlerin değil, geniş kitlelerin müziği olması. İnsanların hayatlarına karışılabileceğini, “saç uzatamazsın, küpe takamazsın” diyebileceğini sanan üst bakışlara karşı yükselen bir ses olması bu müziğin temelinde var.
Rock müzik kökeni itibariyle bu itiraz damarından gelen bir müzik. Blues’tan gelen bir acı, bir dışlanmışlık ve buna verilen tepki hali var. Bu yüzden bu müzik benim için zaten doğal olarak politik bir alan.
Ama sadece müzik tarihinden değil, içinde yaşadığımız ülkenin ve dünyanın bugünkü hali de beni buna itiyor. Sürekli bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyorsun ve bunu bir şekilde ifade etme ihtiyacı doğuyor.
Müziğin çok güçlü bir etkisi var. Birbirini hiç görmemiş, aynı dili konuşmayan insanlar bile tek bir melodiyle aynı duyguda buluşabiliyor. Bazı şarkı sözleri de yıllar geçse bile hafızaya kazınıyor. “We don’t need no education” gibi bir cümlenin hâlâ bu kadar güçlü hatırlanması bunun en net örneklerinden biri.
Ben de içimde biriken ve birçok insanın da hissettiğini bildiğim ama dile getiremediği şeyleri söylemeye çalışıyorum. İnsanlara yalnız olmadıklarını hissettirmek hem bana güç veriyor hem de müziğin sadece yüzeysel temalardan ibaret olmadığını hatırlatıyor.

 

“Sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan besleniyorsa buna karşı bir sorumluluğu da olduğunu kabul etmeli.” — Gündoğdu Akın

Bir sanatçının toplumsal olaylar karşısında sessiz kalma hakkı olduğunu düşünüyor musun?
Kesinlikle düşünmüyorum. Sanatçı dediğimiz şey hem toplumun içinde var olan, ondan beslenen hem de aynı zamanda toplumu etkileyen, şekillendiren bir figür. Dolayısıyla kendini toplumdan tamamen ayrı bir yere koyup, olan biteni sadece izleyen bir pozisyona çekilmesine açıkçası saygı duymuyorum.
Elbette etki alanınız büyüdükçe tepki alanınız da büyüyor. Yaptığınız en küçük bir yorum bile suya atılan taş gibi halkalar halinde yayılıyor. Bu yüzden bazı çekinceleri anlayabiliyorum. Ama yine de sanatçı, içinde yaşadığı toplumdan beslenip oradan üretim yapıyorsa, buna karşı bir sorumluluğu da olduğunu kabul etmeli.
İnsanlar size sadece bir “sanatçı” olarak değil, aynı zamanda bir “insan” olarak da bakıyor. Bu yüzden bazen sadece üretimle değil, duruşla da bir şey söylemek zorundasınız. En azından ben bunu böyle görüyorum.

Sistem, otorite ve özgürlük kavramları eserlerinde sıkça karşımıza çıkıyor. Bu temaları işlerken seni en çok besleyen duygu nedir: öfke, hayal kırıklığı, umut veya başka bir şey?
Ben Türkiye’de yaşayan bir vatandaş olarak bu duyguların hepsini aynı anda yaşamayı öğrenmiş, hatta biraz da buna mecbur bırakılmış bir insanım. O yüzden tek bir çıkış noktası var diyemem. Şarkıdan şarkıya hangi duygunun öne çıktığı değişiyor.
Mesela Change, benim için büyük bir hayal kırıklığını ve değişimin kaçınılmazlığını anlatıyor. İstediğimiz zamanda ve istediğimiz şekilde gelmeyen bir dönüşüm fikri var orada. Buna karşılık Liberty, Eventide ve Enemy of the State gibi şarkılarda daha çok öfke ve tepki ön planda.
Ama bunun yanında umut ve bir araya gelme fikri de yok değil. Aslında İngilizce söz yazmamın sebeplerinden biri de bu; anlattığım şeyler sadece bana ya da buraya ait problemler değil. Dünyanın her yerinde haksızlığa uğrayan, sistematik olarak bastırılan insanlar var. Ben de müziği bu anlamda daha evrensel bir çağrıya ve ortak bir duyguda buluşma alanına çevirmek istiyorum. Çünkü sadece bizim değişmemizle çözülebilecek şeyler yok dünyada; bu bir kolektif dönüşüm meselesi.

Politik içerikli eserler üretmek zaman zaman yanlış anlaşılma riskini de beraberinde getiriyor. Böyle bir kaygı taşıyor musun?
Açıkçası konjonktürü göz önünde bulundurunca doğru anlaşılma kaygısı taşıyorum daha çok 🙂 Şakası bir yana, aslında bu konuda çok büyük bir endişem yok. Pink Floyd, Muse, Rage Against the Machine gibi gruplar da kendi dönemlerinde zaman zaman “yanlış” ya da farklı şekillerde anlaşılmış ama yarattıkları etkinin büyüklüğü ortada.
Eğer o etkiye biraz bile yaklaşabilirsem, doğru ya da yanlış anlaşılma kaygısının çok da büyük bir önemi kalmayacağını düşünüyorum.

Yazdığın şarkılar belirli olaylara tepki olarak mı ortaya çıkıyor, yoksa daha evrensel ve zamansız meseleleri mi ele almaya çalışıyorsun?
Belirli olayların bazı fikirleri tetiklediğini söyleyebilirim. Change ve Enemy of the State bu anlamda iki net örnek. Özellikle Change, toplum olarak yaşadığımız çok büyük bir hayal kırıklığının bende ilk kıvılcımını oluşturduğu bir parça.
Yine Eventide, bir kilisede ortaya çıkan çocuk istismarı skandalının bende yarattığı tepkiyle şekillenen ve din istismarını konu alan bir şarkı. Bu olayın bende yarattığı his kalıcı olsa da, din istismarı aslında yüzyıllardır var olan ve çok daha geniş bir bağlamı olan bir kavram.
Genel olarak şunu söyleyebilirim: Şarkılar çoğu zaman belirli bir olaydan doğsa da, yazım sürecinde zamanla daha evrensel ve zamansız meselelere evriliyorlar. Liberty de bunun bir örneği; özgürlük kavramı çok spesifik bir tepkiyle ortaya çıkmış olsa da, aslında çok daha geniş ve zamansız bir mücadele alanına işaret ediyor.

Müzikte teknik yeterlilik ve duygu arasında nasıl bir denge kurulması gerektiğini düşünüyorsun?
Çok fazla tekniğin, hissiyatı bir noktadan sonra törpülediğini düşünüyorum. Elbette bir eserin doğru teknikle kaydedilmesi, enstrümanların temiz çalınması gibi şeyler önemli. Ama işin içine biraz daha derin baktığımızda, teknik olarak metronomun üstüne birebir oturan bir davul performansı bile her zaman iyi hissettirmeyebiliyor. Hatta bazen fazla kusursuzluk, işi insan olmaktan uzaklaştırabiliyor.
Bu yüzden tekniği, çantanda bulunması gereken bir tornavida ya da çekiç gibi görüyorum. Gerektiğinde çok işe yarar ama asıl mesele o araçlarla ne inşa ettiğin. Yani önemli olan, resmi taşıyacak çiviyi duvara gerçekten çakabilmek.

Sound Of Revolution’daki şarkılar bir müzisyen olarak mı yazıldı, yoksa söyleyecek sözü olan bir insan olarak mı?
Sound of Revolution’daki şarkılar aslında Matters of State and Mind isimli albümün sadece ilk dört parçası. Yani ters giden bir hikâyenin ilk bölümü gibi düşünebilirsiniz.
Burada müzisyen kimliğimi ve teknik tarafı göstermekten ziyade, anlatının ve söylenen sözlerin daha öne çıkmasını istedim. Bu yüzden daha çok söyleyecek sözü olan, artık bazı şeyleri içinde tutamayan bir insan olarak yazıldılar diyebilirim.

 

“Ben sadece anlatıcıyım, çünkü eğer birileri anlam yüklemezse müzik sadece dünyaya savrulmuş seslerden ibarettir.”– Gündoğdu Akın

Dinleyicilerin şarkılarında fark etmesini istediğin ama çoğu zaman gözden kaçtığını düşündüğün bir detay var mı?
Benim aslında Türk olduğum gerçeği oldukça gözden kaçıyor. İki senedir beni takip eden bir dinleyicimin bile daha geçen ay Türk olduğumu öğrenmiş olması gibi durumlar oluyor 🙂 İngilizce müzik yapmam ve İngilizce içerik üretmem nedeniyle bu oldukça normal aslında.
Ama bunun yanında Türkiye’de böyle işler yapan çok değerli müzisyenler de var. Benim açımdan bazen en çok gözden kaçan şeylerden biri de bu ekosistemin varlığı ve çeşitliliği diyebilirim.

Bugüne kadar yazdığın şarkılar arasında senin için en kişisel olan hangisi ve neden?
Bugüne kadar yazdığım şarkılar arasında tek bir parça seçmek zor ama Change benim için çok kişisel bir yerde duruyor. Çünkü o şarkıda sadece toplumsal bir hayal kırıklığı değil, aynı zamanda bireysel olarak da bazı şeyleri kabullenişim var. Müzik üzerinden kurduğum hayallerin bir noktada istediğim yere gitmeyebileceğini, başka bir yöne evrilmem gerekebileceğini ve “büyümek” zorunda olduğumu kabul ettiğim bir dönemin duygusu var içinde.
Ama Liberty de en az onun kadar önemli. Çünkü ilk defa gerçekten olması gereken standartlarda bir iş yaptığımı hissettiğim, gücüne ve mesajına inandığım bir parça oldu. Bana “evet, bu işi yapabiliyorum” dedirten bir şarkıydı. Daha net, daha direkt ve kendimle daha barışık bir ifade biçimiydi. Bu yüzden belki en kişisel hikâyeyi anlatan parça Change, ama en çok inandığım şeyi söyleyen parça Liberty diyebilirim.
“For our hearts and our minds: Liberty!”

Son olarak, Riddles in the Dark’ı hiç dinlememiş birine projeni tek bir cümleyle anlatman gerekseydi ne söylerdin?
Burada anlatılan hikâyeler sizin hikâyeleriniz; ben sadece anlatıcıyım, çünkü eğer birileri anlam yüklemezse müzik sadece dünyaya savrulmuş seslerden ibarettir.

 

Röportaj: Hüseyin Tanrıkulu

 

 

©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”