“Sivas’tan Yükselen Ağırlık: Doom’un Anadolu Yorumu”
Türkiye metal sahnesinin sınırlarını zorlayan projelerden biri olan Sivas Yat Club, daha ismiyle dinleyiciyi ironik ve tezatlarla örülü bir dünyaya davet ediyor. Projenin arkasındaki isim Ayberk Zeray, batı kökenli doom/sludge metalin ağır ve yıkıcı dokusunu Anadolu’nun kadim enstrümanları ve Türkçe vokallerle birleştirerek alışılmış kalıpların dışına çıkıyor. Kendi köklerinden beslenen ama taklitten uzak duran bu yaklaşım, karanlık temalarla beslenen güçlü bir anlatıyı da beraberinde getiriyor. Ne Batı’ya öykünen ne de yerelde sıkışıp kalan bu yaklaşım, karanlık temaları ve sarkastik duruşuyla günümüz yerli metal sahnesinde kendine has, rahatsız edici derecede dürüst bir alan açıyor. Sivas Yat Club, yalnızca bir müzik projesi değil; yerel ile evrensel, gelenek ile modernite arasında kurulan bilinçli ve sarsıcı bir köprü niteliği taşıyor.
Bu sıra dışı yaklaşımın arkasındaki yaratıcı zihinle, Sivas Yat Club’ın doğuşunu, estetik tercihlerini ve geleceğe dair planlarını konuşmak üzere Ayberk Zeray ile konuştuk.
Projenin ismiyle başlayalım. “Sivas Yat Club” oldukça ironik ve sarkastik bir çağrışım yaratıyor. Bu ismin ortaya çıkış hikâyesi nedir?
Kesinlikle öyle. Sivas Yat Club ismi aslında projenin müzikal duruşunu yansıtıyor; olabildiğince sarkastik, tezatlarla dolu ve alışılmamış. Tabii benim Sivaslı olmamın da bunda tatlı bir payı var 🙂 Bu proje, günümüz Türkiye metal normlarının oldukça dışında konumlanıyor. Siyah giyme zorunluluğu hissetmeyen, yerel enstrümanları müziğine entegre etmekten korkmayan bir yapı. Her ne kadar batı müziği icra etsem de batıya özenmiyorum, aksine yerelde kalmaktan ve kendi köklerimden ilham almaktan büyük keyif alıyorum.
Müziğinde belirgin bir ağırlık ve karanlık atmosfer hissediliyor. Bu duygusal yoğunluğun temelinde ne yatıyor? Öfke, tükenmişlik ya da başka bir içsel dinamik mi?
Mutluluk veren, aydınlık şeyleri yazmak bana pek anlamlı gelmiyor. Hüzün ve karanlığın yarattığı o dipsiz derinlik, benim için çok daha gerçek ve güçlü bir ilham kaynağı. Aslında ortada kişisel bir iç çatışma ya da tükenmişlik sendromu da yok. Sadece hayatın görmezden gelinen en çıplak gerçeklerini; ölümü, yalnızlığı ve ihaneti kucaklamaktan çekinmeyen bir kalemim var.

(Ayberk Zeray)
Sound’un; doom/sludge çizgisini Anadolu ezgileriyle harmanlayarak özgün bir kimlik oluşturuyor. “Anatolian Doom/Sludge” olarak tanımlanabilecek bu yaklaşım bilinçli bir estetik tercih mi, yoksa doğal bir evrimin sonucu mu?
Bu kesinlikle bir tesadüf veya akışına bırakılmış bir evrim değil; başından beri tasarlanmış, net bir mimari. Projeyi kurgularken kafamdaki şablon çok açıktı: Doom ve Sludge metalin o ezici, ağır temposunun ve sertliğinin üzerine uzun sap bağlamayı, neyi ve Türkçe vokali olabildiğince yoğun bir şekilde entegre etmek. Bu, baştan sona bilinçli bir estetik tercih.
Türkiye’de böylesine niş bir türde üretim yapmanın karşılığı sence ne olur? Dinleyiciyle kurulan bağ açısından nasıl bir tablo görüyorsun?
Açıkçası bu müziği her şeyden önce kendim için yapıyorum. Metalin o sert dokusuna bağlamayı, neyi ve Türkçe sözleri entegre eden gruplar bulamadığım için içten içe deliriyordum. Avrupa’da, Amerika’da muazzam gruplar var ve dikkat ederseniz onları bu kadar iyi yapan şey kendi köklerinin müziğini yapmaları. Bizim topraklarımızda ise inanılmaz kadim bir kültür var ama bizden olanı bu müziğe hakkıyla yedirmek pek kimsenin aklına gelmiyor. Kıyısından köşesinden deneyenler oldu elbette ama bunu gerçekten modern ve ağır bir sound’la yapanı maalesef göremedim. Göremeyince de kolları sıvayıp kendim için yaptım. Açıkçası henüz yolun çok başındayım ama gelen tepkiler beni her gün şaşırtıyor. Meğer benim gibi senelerdir bu topraklara ait, özgün bir metal sound’una aç olan ne çok insan varmış.
Şu ana kadar iki tekli yayımladın. Bu tercih bir hazırlık sürecinin parçası mı, yoksa üretim stratejin bu formatta ilerlemek üzerine mi kurulu?
Aslında bir şarkının üretim süreci yaklaşık 1-2 ayımı alıyor. Bunu tam teşekküllü bir albüme dönüştürmek ise çok ciddi bir zaman ve maddi güç gerektiriyor. Açıkçası zaman yaratabiliyorum ama o kadar büyük bir bütçem yok 🙂 Bu tamamen bağımsız bir proje; kayıt, mix, mastering, klip ve lojistik dâhil tüm süreci kendi cebimden finanse ediyorum. Başlangıçta kafamdaki plan, üç orijinal beste ve bir Barış Manço cover’ından oluşan bir konseptle çıkmaktı. Şimdilik adımlarımı tekliler halinde atıyorum. Eğer bu sound dinleyicide beklediğim o karşılığı ve desteği bulursa, yolun devamına çok daha güçlü bir şekilde bakacağım
Ayberk Zeray kimliğinle metal müzik üzerine hatırı sayılır içerikler üreten bir isimsin. Bu noktadan aktif olarak müzik üretmeye geçiş sürecin nasıl gelişti?
İşin aslı şu; ben zaten 20 yıldır metal müzik sahnelerinde şarkı söylüyorum. Ses verdiğim 30’un üzerinde yayımlanmış beste ve gün yüzü görmemiş onlarca kayıp bestem var. Ürettiğim içerikler de aslında yılların getirdiği bu mutfak ve sahne tecrübesinin bir dışavurumu. Yani içerik üreticiliğinden müziğe geçmedim, müzisyenliğimi içeriklere taşıdım. Aktif müziğe o ilk adımı nasıl attığıma gelirsek… Onu bir ara 20 yıl önceki Ayberk’e sormak lazım, inanın ben pek hatırlamıyorum 😀
Müziğinde yer yer Cem Karaca ve Barış Manço etkileri hissedilirken, beklenmedik tenor geçişler de dikkat çekiyor. Beste sürecinde seni yönlendiren temel motivasyon nedir?
Ben tam bir Cem Karaca hayranıyım; onun o güçlü ve operatik vokal tarzından fazlasıyla ilham alıyorum. Sivas Yat Club için beste süreçleri aslında biraz zorlu geçiyor. Müziğin iskeletini oluşturmak nispeten kolay olsa da, iş vokale geldiğinde başlarda büyük bir belirsizlik yaşadım. Pesten tize uzanan geniş bir ses aralığım var ancak 20 yıllık müzik geçmişimde, icra ettiğim sert türlerin doğası gereği bu aralığı beste üretiminde pek kullanmamıştım. Bu yüzden ilk iki şarkı benim için bir nevi vokal oyun alanına dönüştü. Fakat üçüncü besteyle birlikte o arayışı tamamlayıp daha oturaklı, bariton vokalleri tercih etme kararı aldım. Umarım dinleyici de bu dokuyu beğenir.

(Ayberk Zeray)
Prodüksiyon tarafında özellikle nasıl bir ses estetiği hedefliyorsun? Analog hissiyat mı, kirli tonlar mı yoksa modern bir denge mi?
Yıl 2026 oldu ve açıkçası artık bu ‘analog sound’ takıntısını duymaktan biraz yoruldum. Elbette eski müziklerimiz, o dönemin kayıt ruhu çok değerli; ancak devir değişti. Basit bir tabletle bile inanılmaz hacimli ve yıkıcı tonlar alabildiğimiz bir çağdayız. Ben bu nostaljiye sığınmak yerine müzikal altyapımı olabildiğince dijital, modern ve tavizsiz sertlikte gitar/davul tonlarıyla inşa etmeyi tercih ediyorum. Prodüksiyonun asıl vurucu yanı ve benim hedeflediğim estetik ise tam olarak şu: Bu modern, ağır ve dijital ses duvarının üzerine olabildiğince old-school, hatta tamamen o çiğ ‘türkü’ tadındaki vokalleri yerleştirmek. Bütün dengeyi bu tezatlığın gücü üzerine kuruyorum
Sivas Yat Club henüz yolun başında bir proje. Önümüzdeki birkaç yıl için bu tarzda derinleşmeyi mi planlıyorsun, yoksa farklı müzikal arayışlara açık mısın?
Sonuna kadar Sivas’ımla bu ağır yolda yürümeye devam edeceğim.
Senin için müzik; ulaşılması gereken bir hedef mi, yoksa başlı başına bir üretim pratiği mi?
Müzik benim için bir varış noktası değil, hayatın ta kendisi; nefes aldığım sürece icra edeceğim yegane sanat. Sırf belirli hedefler koyup, bunlara ulaşamayınca müziğe küsen ve her şeyi bırakan onlarca insan gördüm piyasada. Ben o beklenti tuzaklarına düşmek yerine, üretmenin saf pratiğini yaşamayı ve bu süreçten keyif almayı tercih ediyorum. Günün birinde bestelerim dilden dile dolaşırsa ne mutlu bana; ama dolaşmazsa da açar kendim dinlerim, o da bana yeter 🙂
“Gidiyorum” ve “Senin İçin” teklileri özelinde konuşursak, bu parçaların ortaya çıkış hikâyeleri ve taşıdığı duygusal arka plan nedir?
“Gidiyorum” aslında yaklaşık on yıllık bir geçmişi olan, oldukça eski ve içimde demlenmiş bir bestem. Özünde hepimizin yüzleşmek zorunda olduğu o ağır gerçeği barındırıyor: Sevdiğiniz insanlarla beraber yürüdüğünüz o tanıdık yoldan günün birinde son kez yürüyeceksiniz. Parça tam olarak bu kaçınılmaz sonun ve vedanın ağırlığını anlatıyor.
“Senin İçin” ise, o saf ve tavizsiz fedakârlık duygusunun bir dışavurumu. Çok değer verdiğimiz birinin canı yanacağına, “Ona bir şey olacağına bana olsun” diyerek acıyı üstlenme güdümüzün, o derin adanmışlığın sese ve sözlere dökülmüş hali.

Türkiye’deki dinleyici kitlesiyle kurduğun bağ seni şaşırtan bir noktaya geldi mi? Beklentinin üzerinde ya da dışında bir tepki aldın mı?
Açıkçası beklentilerimin çok ötesinde dönüşler alıyorum. Ülkemizdeki metal müzik dinleyicisinin; bağlamaya, neye ve bir türkü gibi icra edilen vokallere bu kadar sıcak yaklaşacağını, bu sound’u sahiplenen insanlar olacağını hayal bile edemezdim.
İlerleyen süreçte sahneyle daha görünür bir ilişki kurmayı planlıyor musun, yoksa üretim sürecini daha izole bir çizgide mi sürdürmek istiyorsun?
8 beste olduktan sonra sahne fikrine sıcak bakacağım.
Underground sahnede görünür olmak ile “kült” kalmak arasında nasıl bir denge kurmayı hedefliyorsun? Senin için hangisi daha anlamlı?
Açık konuşmak gerekirse, benim gözümde ‘underground’ kalmaya çalışmak çoğu zaman başarısızlığın kılıfıdır. Piyasada ya da sokakta gördüğünüz hiçbir müzisyen, içten içe ‘umarım hep underground kalırım’ diye düşünmez. Üreten herkes doğal olarak sesini ve müziğini olabildiğince çok insana ulaştırmak ister. Bunu başaramayanlar da maalesef dönüp bize underground masalları anlatır. Benim saklanmak veya kasten görünmez olmak gibi bir derdim yok. İleride bir gün yaptığım işlerin kalıcılık sağlayıp o ‘kült’ mertebesine ulaştığını görmek ise en büyük temennim.
Sivas Yat Club’ı ilk kez dinleyecek birine kendini tek cümleyle nasıl ifade edersin?
Sevdiği müziği yapan bir Sivaslı metalci.
Son olarak?
Çok güzel ve derin, zorlayıcı sorulardı, teşekkür ederim. Metal Oda okurlarına selamlar.


©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”




Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!