Kemanın Gölgesinden Carmilla’nın Karanlığına: Esin Yardımlı Alves Pereira
Keltik ve Nordik folk albümleri, FRP oyuncularına yönelik orkestral besteleri, The Wandering Bard ile ortaçağ ve Rönesans melodilerine açtığı kapı derken Esin Yardımlı Alves Pereira, bu kez kemanını heavy metalin tam merkezine yerleştiriyor. KIANIS – Homage to Carmilla, gölgede bırakılmış bir kadın vampirin, gölgede bırakılmış bir enstrümanla yeniden ses bulduğu karanlık ve tutkulu bir karşılaşma.
Esin Yardımlı Alves Pereira’nın müziğinde her zaman bir dünya kurma arzusu var. Bazen bir ortaçağ şarkısının içinden geçiyor, bazen Keltik ve Nordik melodilerin sisli yollarında dolaşıyor, bazen de FRP oyuncuları için orkestral evrenler yaratıyor. The Wandering Bard ile tarihi enstrümanların ve eski zaman melodilerinin izini sürerken, aslında bugünün dinleyicisine çok eski bir duyguyu taşıyor. Hikâye anlatma ihtiyacını…
KIANIS – Homage to Carmilla ise bu hikâyenin en karanlık kapılarından biri. Joseph Sheridan Le Fanu’nun Dracula’dan önce yazdığı gotik vampir novellası Carmilla’dan yola çıkan EP, bir edebiyat selamı değil; aynı zamanda Esin’in kendi müzikal kimliğini de sahiplenme biçimi. Keman, hikâyenin ana karakteri. Carmilla ne kadar Dracula’nın gölgesinde kalmışsa, keman da metal dünyasında çoğu zaman o kadar hafife alınmış. Esin bu iki gölgeyi aynı anda görünür kılıyor.
Bu yüzden Homage to Carmilla, 12 dakikalık kısa bir EP olmasına rağmen yoğun, teatral ve neredeyse kan kırmızısı bir atmosfer taşıyor. Ortaçağ müziği, gotik edebiyat ve extreme metal onun dünyasında aynı karanlık sunağın etrafında dönen üç farklı dil gibi. Esin Yardımlı Alves Pereira ile metal damarını, Carmilla’nın gölgesini, kemanın merkezde durduğu bu yeni karanlık evreni ve çokyönlü müzikal kimliğini konuştuk.
Yıllardır Keltik ve Nordik folk albümleri, FRP oyuncularına yönelik orkestral besteler ve ortaçağ melodileri üretiyorsun. Sence heavy metal tarafın aslında hep senin içinde yaşayan bir damar mıydı?
Kesinlikle! Metalle ilişkim çook eski. Bunu yüzeye taşımam vakit aldı ama her şey kendi vaktinde derim hep. Kemanımla başka metal gruplarına konuk çağrılmak mesela hep hayalimdi, hâlâ hayalim. Ama tam olarak neler yapabildiğimi, neden bahsettiğimi anlatabileceğim kayıtlı bir örneğim yoktu. Kaç tane grupta da çaldım ama olur ya, yürümediler. İyi ki de belki. Bugüne kadar çaldığım hiçbir müzik KIANIS – Homage to Carmilla kadar otantik değildi. EP’nin konseptinden bestesine kadar her şeyi kendi üstüme almak gerçekten içimdekini ortaya koymamı sağladı. EP’nin inanılmaz sound’unu Metehan Köktürk’e borçluyuz bu arada, onu da hemen ekleyeyim.

Metal damarına gelince… Ay, çok gülüyorum. 11-12 yaşındayken yazdığım ilk romanım Kitap Kahramanı’nda (13 yaşındayken An Yayıncılık’tan çıktı; yayınevi editörü bir forumda ilk bölümünü okuyup devamını istemişti, internet mucizesi) bir pasaj var, o bu konuyu özetliyor. (Bu noktada kitabın ana karakterleri olan üç arkadaş ve bitmemiş bir kitaptan çıkan bir kitap karakteri, bir sahafa gidip kurgusunun içine girme niyetiyle Michael Ende’nin Bitmeyecek Öykü’sünü bulma peşindeler.)
”…Akmar Pasajı’na gelmiştik. Sigara içip soru işareti gibi ayakta dikilen bir grup metalcinin arasından geçerek merdivenlere yöneldik. Burada böyle takılmalarının sebebini hiç anlamasam da metalcilere hep sempati duymuşumdur… Bu pasajda kendi dünyalarını kurmuş, içinde dolaşır dururlardı. Gerçek dünyanın sertliklerinden beğendiklerini alıp burada biriktiriyorlarmış gibi gelirdi bana.”
Bunu yazmamın üstünden bir yıl geçmemiş; Metallica ve Rammstein sözlerini ezberler, çevirir; evde tek başımayken Moonspell kökleyip “MEEEEPHISTOOOOO!!!!” diye bağırır hâle gelmiştim. (Burada kahkaha atıyor.) Kitap basıldıktan sonraki yıllarda o kadar utandım ki bu pasajdan, o kadar utandım ki! (Ergenlik malum.) Şimdi BAYILIYORUM.
KIANIS – Homage to Carmilla fikri ilk nasıl doğdu? Bu proje uzun zamandır içinde taşıyıp şekillendirdiğin bir şey miydi?
Nasıl doğdu… Üreticilik çeşitli formlarda gelebiliyor. Bazen bir “son” insanın aklına gelir, bazen aradan bir pasaj. KIANIS – Homage to Carmilla soldan sağa doğdu. İlk taslak müziğin bütünüydü zaten. Ha ama yıllarca içimde yandı o mum, o alev. Bir şeyin dışarı çıkması lazım, bir şeyin en “sen” şekilde duyulması lazım. Her şey kendi zamanında. Cesaretimi toplamam gerektirdiği zamanı aldı; daha erken veya daha geç çıkamazdı bu müzik ortaya. The Songbook of Tchinar volümlerinden kendi orkestram olmaya alışmıştım mesela. Bunun gibi birçok parça yerli yerine oturunca bitiverdi proje.

“Carmilla’nın Dracula’nın ününe ulaşamaması bana büyük sosyal eşitsizliğin edebiyattaki en güçlü yansımalarından biri gibi geliyor.” Esin Yardımlı Alves Pereira
Bir kadın vampir olan ve gotik vampir edebiyatının öncüsü olarak Dracula’dan önceye tarihlenen Carmilla’nın bugün adeta metalaşmış Dracula’nın gölgesinde kalmış ve adeta unutulmuş olması seni neden bu kadar etkiledi?
Etkilenmemek mümkün mü? Fıstık gibi kitap! Sayfalardan taşarcasına canlı karakterler! Kısacık ama dopdolu bir öykü. Dönem edebiyat standartlarına göre de ayrıca son derece başarılı. “Niye?” diye sormamak mümkün değil. Ama Carmilla’nın Dracula’nın ününe ulaşamaması bana bu daha büyük sosyal eşitsizliğin edebiyattaki en güçlü yansımalarından biri gibi geliyor.
Bu mesela bilinmez; meraklısı iletişime geçsin, detayını ve kaynağını veririm. Avrupa ortaçağ kadınının uzun müddet iş ve işletme sahibi olma hakkı var ve bu açıdan devamında gelen yüzyıllardan daha güçlü bir pozisyonda. Dolayısıyla “Dün kötüydü, bugün daha iyi” demek de zor. Carmilla’nın Dracula’dan önce yazılmış olmasına karşın kanonikleşmemesi, yaygınca bilinmemesi ilk değil, son da olmayacak. Üstüne Carmilla’nın lezbiyen olması da konuyu pekiştiriyor.
Viktoryen ve post-Viktoryen sansür kültürüne karşı çok doluyum, hiç dalmayayım. Ama Carmilla bu konuyu kesinlikle özetleyen en güçlü figürlerden biri. Gotik kültür ve heavy metalin ilişkisi yıllarla ölçülemez. Dolayısıyla sorgusuz sualsiz bir bağ kuruluverdi onunla müzik arasında. Hakkında ne kadar daha konuşulsa, ne kadar daha fazla sanatsal ürün çıksa o kadar iyi.
Bu EP’de keman neredeyse vokal gibi davranıyor. Kemanı “eşlik eden” değil, hikâyeyi anlatan ana karaktere dönüştürmek senin için nasıl bir deneyimdi? KIANIS – Homage to Carmilla’da kullanılan kemana ve sound’una nasıl karar verdin?
Carmilla ne kadar gölgede kaldıysa, keman da metalde o kadar hafife alınıyor açıkçası. İki konuyu birden çözeyim dedim. Kemanı müziğin odağına koymak konusunda iki defa düşünmedim. Kayıtta da dört defa çalmadım; aklımdaki parmağımdaydı zaten. Kemanın duygusal ve tınısal yelpazesi gerçekten çok geniş ve Carmilla’nın da heavy metalin de davetkâr ama ürpertici bir tınısı var ya; yırtıcı ve âşık edici, tehlikeli, acılı da… Bunları yansıtmak için keman muazzam bir seçenek.
Kendi enstrümanım diye reklamını yapmıyorum bu arada. Beş yaşında, fikrim sorulmadan elime tutuşturdular aleti. 12 yaşında okudum; Yann Tiersen de kemana erken başlamış, sonra 13 yaşında kemanını kırıp elektro gitar almış. Ben de bırakmak istedim de tepemizde ana baba kalmamışken (birinden kaçtık, öbürü terk etti) abilerim ısrarla devam ettirdiler beni konservatuvara; akıllarınca düzgün bir meslek sahibi olayım diye. Daha o dönemden yetenek burslu öğrenciydim. Üniversitenin sonuna kadar da kemanla bağım oldukça finansal oldu. Ha ama yol boyu mis gibi öğretmenlerle tanışmadım mı, büyülenmedim mi? Sürekli gizlice her metal projesine atlamadım mı? Tabii ki. Dolayısıyla bugün kendimi en özgürce ifade edebildiğim yollardan biri oldu.
“Carmilla ne kadar gölgede kaldıysa, keman da metalde o kadar hafife alınıyor açıkçası.” Esin
Yıllardır tarihi enstrümanlar ve ortaçağ müzikleriyle çalışıyor olmanın, bu EP’nin gotik atmosferini kurarken sana nasıl bir katkısı oldu?
İki konu birbirine bu kadar simbiyotik bir şekilde bağlıyken kimin kime katkısı olduğunu ölçmem biraz zor! Konsept olarak birbirinden ne kadar ayrı görünse de çağlar boyu dalgalanarak hayatta kalan “gotik”, ilginç bir şekilde çok ayrı dönemlerin, çok ayrı mentalitedeki insanlarını birbirine bağlıyor. Bunun kökeninde duygu dünyası ve hayal gücüne verilen muazzam önem olduğunu düşünüyorum.
Fernando Ribeiro bizimle (The Wandering Bard) yaptığı Da Esteyra Vermelha Cantarey konserleri konusunda demişti mesela: “Moonspell’le yaptıklarımdan çok farklı, fakat bir yerden de bağlantılı.” Açıklamak güç.

“Bana kalırsa müzik de edebiyat da zamana teslim bir yerden geldiği zaman çıkan ürünlerin tadına tarifsiz bir renk ekleniyor. Müziğin zamana kendini teslim etmesi derken metronom konuşmuyorum sadece. Hayatının bir noktasında Opeth riff başına kaç tekrar koyuyor diye parmak hesabına girişmiş olanlar ne demek istediğimi anlar.” Esin
KIANIS sadece 12 dakika sürüyor ama tıpkı Sheridan Le Fanu’nun gotik novellası gibi oldukça yoğun ve dramatik bir akış taşıyor. Carmilla’nın hikâyesini müzikal olarak yorumlarken kısa ama vurucu bir form kurmak bilinçli bir tercih miydi?
Teşekkürler (gülümsüyor) ve evet. Bilinçli.

Bana kalırsa müzik de edebiyat da zamana teslim bir yerden geldiği zaman çıkan ürünlerin tadına tarifsiz bir renk ekleniyor. Müziğin zamana kendini teslim etmesi derken metronom konuşmuyorum sadece. Hayatının bir noktasında Opeth riff başına kaç tekrar koyuyor diye parmak hesabına girişmiş olanlar ne demek istediğimi anlar. Aynı şekilde bazı kurgular öykü olmak için doğuyor, bazısı üç ciltlik roman serisi. İstediklerinden az veya fazla sayfa vermek kurguyu riske atıyor.
Carmilla bir novella. Ona full albüm yazmak fazla, üç buçuk dakikalık parça yapmak da az olurdu. Öte yandan döneminin edebiyatçısının da okurunun da stilistik anlamda “vakti var”. Detaylar atlanmıyor, hisler oh oh geniş geniş paragraflar hâlinde anlatılıyor, geçmişler eksiksiz, diyaloglar derin yaşanıyor.
Parçanın başından dinleyiciye bu mevzuyu açıklamak niyetim mesela. (İki dakikalık gerçekten yavaş gelişen intro mu lanse edilir yahu, yıl olmuş 2025-2026, değil mi? Millet sincaptan hallice bir hızla hayatı telefon gibi swipe edip dururken…) Ama bu parça “zaman” içinde oluşan bir parça; kıvamı böyle bunun.
Çok güzel yorumlar aldım. Bol miktarda insandan “bordo” duydum, “eriyen mum gibi kıvamı var” duydum, “ağır kadife perde gibi” duydum parçanın yoğunluğu hakkında. Bu dokular hep o 12 dakikanın sonucu…
Ha bir de bu EP sayesinde gidip kitabı okuyanları çok duydum ki daha mutlu olamazdım!
Carmilla romanındaki güçlü, çelişkili ve gizemli kadın figürleriyle kişisel bir bağ kurdun mu?
Kesinlikle! Tarih boyunca edebiyatta ve folklorda ne tuhaf bir durumdur; güçlü kadınların genellikle cadı (mistik/korkutucu) veya canavar (dehşet/korkutucu) niteliğinde betimlenmesi, üstelik çoğu zaman insan dahi olmamaları…
Kendimi bildim bileli insanlar beni altı yedi ay uzaktan gözlemledikten sonra (niyeyse var bir gizemim) yanıma gelip çeşitli biçimlerde “Sen o kadar da korkutucu değilmişsin aslında” diyebiliyor. Bunu o kadar çok duydum ki artık yakınlarımla aramızda şaka konusu. Poker suratım da yok hani, gizemli algılanmak bakımından. Ama niyeyse işte; kendi hâlime bırakıldığımda aklım hep ciddi ciddi havada, bir şeyler kuruyor, kurcalıyor. Ondan herhalde.

Güçlüyüm. Güçlendim. Güçlenmiş olmaktan keyif almıyorum; keşke hiçbirimiz güçlü olmak zorunda kalmasak. Keşke gücümüzü kullanmak zorunda bırakılmasak. Öte yandan güçlü olmayı korkutucu olmak olarak algılamaya alışmış hâlâ çok insan var ve onlar da net; yıllar geçse yanıma asla yaklaşmaz. Eksik olsunlar. Çelişkili olmayanımız var mı?
“Güçlüyüm. Güçlendim. Güçlenmiş olmaktan keyif almıyorum; keşke hiçbirimiz güçlü olmak zorunda kalmasak.”Esin
Moonspell’den Fernando Ribeiro ile aynı sahneyi paylaşmış biri olarak, gotik metal dünyasıyla bağının yıllar içinde senin müzik üretiminde nasıl bir etkisi oldu?
Fernando Ribeiro ile sahne paylaşmak… Hayatta çok az şey bu kadar zevk verir.
O konuyu biraz açayım. Ricardo Alves Pereira (Homage to Carmilla’da gitarlar ve bas onun elinden çıkma; başka kimseyle bu kadar muhteşem olamazlardı. Paso “Eric Draven binanın üstünde bunu çalar mıydı?” diye düşünerek ürettik partileri!) ile ko-direktörü olduğumuz ortaçağ müzik festivali CMML’in geçen yılki odağı seküler şarkılardı. (Neyin niye seküler bulunduğu da üstüne afiyetle konuşulacak bir konu.) İberya’ya özgü bir şarkı türü de “cantigas de escárnio e maldizer”. Türkçeye “hiciv ve yergi şarkıları” diye çevirebiliriz.

O kadar bugünün insanına konuşan bir şarkı türü ki, akıllara zarar. Hem çok zeki; kiminde kinayeden geçilmiyor, hem çok komik, çok duygulu. Kimisi aşırı derecede küfürbaz. (800 yıl önce Anadolu’da yaşayan insanın “hass…” dediğini bir hayal edin. Aynı kafa. Bir de bu ve benzeri küfürleri ustaca yazılmış şiirlere ekleyiverin.) Bir yandan da inanılmaz bir konuşma özgürlüğü var. Trubadurlar pedofili din adamlarına, sapık doktorlara, hak yiyen güç sahiplerine, ikiyüzlülüğe öyle sert giydiriyorlar ki, 800 yıl öncesinden bugüne cuk oturması insanın içini cız ettiriyor.
Ah ah… Tasvir edilemeyecek bir repertuvar sahneliyoruz Da Esteyra Vermelha Cantarey konserinde. Ve bu sözleri, inanıyoruz ki, şu an dünya üzerinde Fernando Ribeiro’dan başka kimse bu kadar hakkını vererek yorumlayamaz.
Fernando’nun felsefeciliği ve edebiyatçılığı, kurgu yazarlığı, şiir ve şarkı sözü yazarlığı; en önemlisi hayata ve dünyaya karşı duyduğu merak ve ilgi… E üstüne Moonspell’den de iyi bildiğimiz gürül gürül sesi… Anlatabildim mi?
Konu bu şiirler olunca Ricardo’yla konuşmadık bile. Göz göze geldik ve “Evet” dedik. Fernando Ribeiro’yu bu konsept için The Wandering Bard’a davet etmemiz tek olasılıktı. Fernando da kabul etti ve onunla sahne paylaşmak çok besleyici, tamamlayıcı bir deneyim. Daha ilk provanın belki yirminci dakikasında “Bu olay tek konserlik değil” konusunda üçümüz de hemfikirdik. Nitekim geçtiğimiz ay da Batalha Manastırı’nda ikinci bir performans gerçekleştirdik. Ve bu daha yolun başı.
Davulda black/avangard metal grubu GAEREA’dan XI’nin yer alması EP’nin karanlık tarafını ciddi biçimde güçlendiriyor. Onun projeye dahil olma süreci nasıl gelişti?
Çok organik bir şekilde! Konsepti anlatıp ilgisini çeker mi diye sordum, demoyu gönderdim. Direkt “evet” dedi.
GAEREA Portekiz’in muazzam gruplarından. Türkiye konserlerini hiç kimse kaçırmasın derim. Albümleri başka, sahneleri başka özel bir deneyim. (Buralardan öbür favori grubum da Okkultist; bilmeyene tavsiye.)

Davul partileri konusunda da kafamda belli noktalarda belli kesinlikler vardı. Fakat onun sanatsal yaratıcılığını da ortaya koymasını istiyordum. Davet edildiğim bir projede bana “Nasıl istiyorsan öyle yorumla” dendiğinde hoşuma gitmiyor. Karşı tarafın kafasında net bir vizyon olduğunu bilmek ve görmek istiyorum. O vizyona hizmet etmek ve üstüne kendimden bir parça katmak bana hem daha ilginç hem daha birleştirici geliyor.
XI de bu kafa bir insan. Çok iyi müzisyen. Dolayısıyla kayıt gerçekten hem benim hayalimi tamamen yansıtıyor hem de kendisinin olağanüstü sound’unu ve yaratıcılığını.
“Megadeth – Insomnia dışında kafamdaki kemana heavy metalde pek rastlayabilmiş değilim hâlâ.” Esin
Röportajlarında “Artık ‘Eskiden metal çalıyordum’ demekten yoruldum” diyorsun. Bu EP biraz da kendi müzikal kimliğini yeniden sahiplenme hikâyesi mi?
Konuya bağlayacağım. The Wandering Bard, ortaçağ ve Rönesans müziğinde Ricardo Alves Pereira ile ortak başarımız. Çok renkli bir kitlesi var. (Ayda 30 bin dinleyici; bu kadar niş bir müzik için cidden şaka değil.) Tatlı bir şekilde bu kitle, FRP oyuncuları ile ciddi antik müzik dinleyicisini bir araya topluyor ve biliyoruz ki oluşturduğumuz sound’un bu hassas dengede kalması çok önemli. Bundan dolayı The Wandering Bard’ın çizgisini sürdürmesi çok, gerçekten çok sevdiğimiz bir “sorumluluk”.
Öte yandan çizgi mizgi zor. Ben çok türde aktifim. Kahramanlarımdan biri Sting. John Dowland albümünü, Peter and the Wolf’unu, The Last Ship’i; her tür müziğini kendi adının altında toplamasının bunda rolü büyük.

İnsanlar bana, böyle klasik müzik radyo sunucuları falan dâhil, üstü açık ya da kapalı bir şekilde “Bir sürü stilde çalıyorsan demek ki hiçbirine tam odaklanmıyorsun” diyebiliyorlar. Hâlbuki tam tersi. Benim için mesele “birçok stile dağılmak” değil; her stile kendi dili, kökü ve ciddiyetiyle yaklaşmak.
Solo profilim (adım uzun ama hiçbirini es geçemem) “Esin Yardımlı Alves Pereira”, çokyönlülüğü az görene karşı bir duruş ve amacım kaydedilmemiş kalan geçmişimi yeniden değil de ilk defa sahiplenmek.
Ve evet, artık geeerçekten şişmiştim insanlara “Ben metal de çalıyordum” demekten. O gözlerindeki ikna olamama… Megadeth – Insomnia dışında kafamdaki kemana heavy metalde pek rastlayabilmiş değilim hâlâ. Ve kemanla heavy metal deyince akıllara gelen ilk fikirlerin; iki üç ölçülük üzgün melodiyi endamla çalmak ya da tatlı folk melodilerini distortion gitar rifflerinin üstüne yerleştirmek olmasını değiştirme sorumluluğunu üstümde hissediyordum.
Şimdi rahat. Parçanın herhangi bir yerinden iki saniyeyi duyanın gözleri büyüyor, herhangi bir dilde bir “oha” deniyor, konu kapanıyor. Kimliğimi bu şekilde ortaya koyabilmek de beni sakinleştiriyor. Hepimiz günün sonunda anlaşılmak istemiyor muyuz zaten?
“Örneğin Symphony X’ten ilham alan yeni bir grup; Black Sabbath, Holst, Stravinsky dinlemez, Milton ve Homeros okumazsa, Symphony X’in beslendiği damarlara temas edemeyip, esinlenme sürecine dair bir deneyim yaşayamayıp basitçe taklit duyulma riski alır.” Esin
Tür içindeki ilham kaynakların arasında Opeth, Dimmu Borgir, Septicflesh, Moonspell ve Symphony X de var. Bu grupların sende bıraktığı en büyük izler ne oldu?
Cesaretleri. Arayışları. Evrimleri. Kökleri. Merakları. Onların kendi ilham kaynakları.
“Onların kendi ilham kaynakları” çok önemli konu bu arada. Üstümde ilham yoluyla emeği olan grupların kendi kaynaklarına dönmek benim için çok kritik ve besleyici bir süreç. Yeni gruplar keşfetmeye çalışırken de bu süreci atlayanlardan yakınıyorum açıkçası.
Örneğin Symphony X’ten ilham alan yeni bir grup; Black Sabbath, Holst, Stravinsky dinlemez, Milton ve Homeros okumazsa, Symphony X’in beslendiği damarlara temas edemeyip, esinlenme sürecine dair bir deneyim yaşayamayıp basitçe taklit duyulma riski alır. Şarkı sözlerinden orkestrasyonuna kadar bu kendini belli eder.
Bu tip “ikinci dereceden esinlenmeler” başka dallarda olduğu gibi metal dünyasında da çok yaygınlaştı. Düzelir ama elbet.
Müziğinin en ilginç yönlerinden biri dinleyiciyi güçlü bir atmosferin içine çekme konusundaki başarısı. Homage to Carmilla’yı bestelerken hikâyenin gotik atmosferini mi, Carmilla karakterinin ruhunu mu, yoksa ikisinin ötesinde bambaşka soyut bir duyguyu mu yakalamaya çalıştın?
Teşekkürler ve çoook güzel soru.
Kitapta olmayan bir sahne şimdi yazacağım. Bir dağ… 1940 yapımı Fantasia’daki Mussorgsky’nin Çıplak Dağda Bir Gece bölümündeki dağ tadında bir dağ. Ama üstünde bir şato. Hem sivri hem sağlam. Çok mavi-siyah bir sahne ama kırmızılar da ön planda. Ufukta hâlâ var o gün batımı-kan tadı.

Sanki bir arabadayım. Sanki o araba kırmızı. O dağa doğru yaklaşıyorum; hem arzulayarak hem korkarak. O şatoda Carmilla, iliklere işleyen, insanın nefesini sıkıştıran, dizlerini, göğüs kafesini usulca titreten edasıyla, büyüsüyle “bekliyor”. Benim kim olduğumu bilmiyor.
Bu yazdığımın kitapla alakası yok malum. Yani bir nevi Homage to Carmilla’nın çıkış noktası benim Carmilla’yla karşılaşmam ya da karşılaşmak üzere olmayı hayal etmemden başladı. Onun kitapta kim olduğunu bilerek ama kitapta yazılanın dışına çıkarak.
Başlangıç duygum buydu. Üretimde ise kitaptaki Carmilla’ya daha yakındım.
“Müzikal anlamda da ortaçağ müziği de metal de edebiyattan hem beslenen hem de edebiyatı besleyen türler. İkisinin de edebiyatla bu bağları hakkında düşünmek içimi ısıtıyor.” Esin
Ortaçağ müziği, gotik edebiyat ve extreme metal dışarıdan birbirinden uzak dünyalar gibi görünüyor. Sen bu üç alanın ortak ruhunu nerede buluyorsun? Müzikal anlamda birbirleriyle nasıl ilişkilendiriyorsun?
Açık sözlülük. Duyguya duyulan saygı. Dışavurum. Karanlığı kabullenme. Hikâye anlatma ihtiyacı. Hayal gücü.
Duyguyu bütün kültürel akımlar altar’a koyuyor illa ki. Romantik edebiyatta da, barok operada da, köpeğin kurtulduğu aile filminde de duygu önemli, o net. Ama hepsi başka başka sunaklara koyuyor duyguyu. Gotik ve heavy metalde ise — gotik derken dönem müziği, mimari stil, modern müzik ve sinema, edebiyat dâhil — sanki duyguyu koydukları altar aynı.
The Wandering Bard ile ortaçağ ve Rönesans melodileri çalarken hissettiğinle heavy metal üretirken hissettiğin arasında nasıl bir bağ var?
Otantiklik arayışı. Seyirciye, dinleyiciye duygu hissettirme sorumluluğu. Bir de duygusal anlamda ikisi de oldukça direktler. Saklamıyorlar, saklanmıyorlar.

Kas ve beyin gücü bakımından, belki Homage to Carmilla’nın çalımında gereken duygusal ve fiziksel jimnastik boyutu (performans videosu bunu kanıtlar) The Wandering Bard’ın kayıtlarındaki yorumlarımla karşılaştırılamaz görülebilir. Ama ikisi de benden aynı miktarda odak, teknik, ilgi ve sevgi istiyor.
Zor melodiyi yorumlamak zor iş. Kolay melodiyi yorumlamak bazen daha zor iş. Her durumda zor işi kolay göstermek zor iş. Ama performans sanatçısı olarak işimiz bu.
KIANIS – Homage to Carmilla senin için bir başlangıç mı? Yakın zamanda Esin Yardımlı Alves Pereira’dan yeni ve şaşırtıcı farklı projeler de gelecek mi?
Homage to Carmilla, KIANIS için bir başlangıç. Kesinlikle.
Ama açık konuşacağım; Portekiz’de yılın başında çok ciddi bir fırtına atlattık. Yol tabelaları böyle Ankara çapı bir alanda yere paralel oldu, ormanlar devrildi. Ne insanlık ne flora ne de fauna hazır değildi. Doğa böyle sanki göz kırptı: “Neler yapabileceğimi unutturmam,” gibilerden.
Ricardo ile ko-direktörü olduğumuz CMML Ortaçağ Müzik Festivali’nin 30 günlük programı da, kalenin ciddi zarar görmesi nedeniyle iptal oldu. Üstüne bu iptal haberi, bir ay alanda gönüllülük yaptıktan sonra bize ulaştı. Orada bir kuple de ironi var.
Başka konserler de fırtına zararları yüzünden ertelendi. Dolayısıyla evde hesap kalmadı ki çarşıya uysun uymasın.
Ama anka kuşuyuz biz, sıkıntı yok. Çok plan var, çok arzu var. Yazılmış, bekleyen çok müzik var.
Şunu kesin diyebilirim: The Wandering Bard bu yıl dinleyicisini şaşırtacak. Gelecek albümde elimde enstrüman olmayan parçalar var diyelim. Beni bir de öyle duyacaksınız.
Ayrıca buradayım, hazırım, müsaitim. Müziğinde kemanımı, orkestramı isteyen her metal grubu kapımı çalabilir. CordaSonora üzerinden hakkımda daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

Röportaj: Mine Gürevin
Editörlük ve Yayına Hazırlık: Güzin Paksoylu / Metal Oda
©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”




Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!