Guillermo del Toro’dan Frankenstein: Akıl ve Kalbin Ebedi Savaşı
Mary Shelley’nin “Frankenstein; or, the Modern Prometheus” adlı romanı (1818), Aydınlanma Çağı’nın akıl ve bilime duyduğu kör inanca karşı bir uyarı niteliğindeydi. Shelley, gotik edebiyatın bu eşsiz şaheserinde bilimin sınır tanımaz özgüvenini sorgular: yani insanın Tanrı’yı oynayarak hem doğayı hem de kalbini ve ruhunu kaybetmesini. Romanda Victor Frankenstein aklı, yarattığı “canavar” ise kalbi temsil eder: filmde canavarın anatomik eskizine ve kalp organına yapılan vurgular sebepsiz değildir. Del Toro’nun sinemasında akıl ve kalbin bu ikiliği (duality), yalnızca Franskenstein hikayesi üzerinden yeniden yorumlanmaz; duygusal olarak da ters yüz edilir.
Canavarın Gözünden İnsan ve İnsanlık
Guillermo del Toro, tıpkı “Pan’s Labyrinth” filminde olduğu gibi 7 Kasım 2025’te Netflix’te yayınlanan “Frankenstein”da da “canavar”ı insanlığın aynası olarak işler. Mary Shelley’nin yaratığı toplumun dışladığı bir “öteki”yken, Del Toro’nun versiyonunda bu ötekilik, masumiyetin ve duyarlılığın sembolüdür aynı zamanda. Tıpkı yönetmenin “The Shape of Water” filminde ne insanların dünyasına ne de tam olarak suya ait olan amfibik yaratık gibi, Del Toro’nun canavarı da aşkı, empatiyi ve doğaya ait olma duygusunu temsil eder. İnsanlar onu korkunç bulup dışladıkça, aslında kendi merhametsizliklerini ve acımasızlıklarını ortaya koyarlar.

Aydınlanma Aklı ve Romantik İsyan
Aydınlanma Çağı, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım- Cogito Ergo Sum” sözünün üzerine inşa edilen bir dünya görüşü kurdu: insan, Descartes evreninde aklı bağlamında doğanın efendisi ve hakikatin ölçüsüydü. Bu bakış, evreni çözülmesi gereken bir mekanizma, doğayı ise hâkim olunacak bir nesneye indirgedi. Diğer yandan da insanın dışında kalan tüm türleri hakir görüp yok saydı. Ancak Romantikler —Shelley, Blake, Byron, Novalis, Goethe— bu akıl merkezli evrende kaybolan şeyi fark ettiler: ruhun şiirselliğini, duygu ve empatinin yüceliğini, kalbin atımını. Del Toro, Franskenstein yorumunda tam da bu romantik damar üzerinden ilerler: onun “Frankenstein”ında akıl soğuktur, ışık saçmaz; kalp ise ışık ve sıcaklıkla parlar. Victor’a göre “Victor” kelimesinden başka bir şey söylemeyi beceremeyen, kadavra parçalarından mürekkep yaratık, akılsız bir yabanidir; oysa Elizabeth’e göre tek başına “Victor” kelimesi yaratığın kalbindeki her şeyi, tüm acısını, onun tüm dünyasını ifade eder. Tam bu açıdan bakarsak Del Toro, Shelley’nin başlattığı romantik isyanı sürdürür: çünkü hakikate giden yol, laboratuvarların metalik soğukluğunda, sonu gelmez insafsız, iğrenç ve ahlak dışı deneyler ile kimya formüllerinde değil, duygularda, merhamette ve vicdanın sesinde yankılanır.
Aydınlanma Aklının Karşısında Romantik Kalp
Del Toro, Mary Shelley’nin romantik isyanını modern kapitalist dünyaya taşır. Victor Frankenstein’ın yaratma arzusu ve bilimsel merakı, Harlander’in ölümsüzlük hırsı ile birleşince, artık yalnızca bilime değil, finansal güce, kontrol arzusuna hizmet eden tehlikeli bir tepkime ortaya çıkar. Del Toro’nun estetiğinde “akıl”, duygudan kopmuş bir zulüm iktidarıdır; “Pan’s Labyrinth”teki duygusuz ve zalim baba ya da “Frankenstein”’daki bilim adamı, bu aynı aklın empatiden yoksun ve karanlık yüzleridir. Kalp ise, masumiyetin, doğanın ve hayal gücünün sesi olarak Elizabeth’te ve Canavar’da hayat bulur. Del Toro’nun filmlerinde “akıl” düzeni kurarken yaşamı tehdit eder; “kalp” ise insanın kurtuluşu olur. Bu karşıtlık, Shelley’nin “akla karşı kalp” ikileminin sinematik yankısıdır.

Kapitalizmin İnsafsız Çarkları
“Frankenstein” hikayesinin asıl trajedisi, bugün artık Victor’ın Dracula’nın şatosuna benzeyen gotik laboratuvarında değil, küresel bir ölçekte yaşanıyor. Del Toro’nun canavarı, insanın yarattığı ama artık kontrol edemediği dünyayı simgeler: yapay zekâ, genetik müdahaleler, dizginlenemeyen nükleer güç, doğayı sömüren üretim zincirleri, endüstriyel hayvancılık vahşeti. Victor kontrol edemediği canavarı zincire vurur, döver ve kötü davranır, ıslah etmek ister ancak yaratık bir yolunu bulup terkedildiği ölümden kaçarak esaretine son verecektir. Shelley’nin ve Yunan Mitolojisi’nin Prometheus’u Tanrıların ateşini çalmış ve cezalandırılmıştı; Victor ise doğanın ve yaratılışın sınırlarını zorlar, ancak yarattığının sorumluluğunu almaktan kaçınır. Bugünün modern insanları bizlerse şimdi doğanın özünü tüketiyoruz, sonsuz bir açlık ve gözü doymazlıkla dünyanın kanını içip kurutuyoruz. Sebep olduğumuz tüm yıkımın sorumluluğunu almaktan kaçarken, tüm kötülük ve vahşeti halının altına süpürüyoruz.
Del Toro ise yeniden anlattığı ve yeniden yazıp yorumladığı bu güzelim gotik masalda seyircisini duygusal ve varoluşsal bir farkındalığa çağırıyor.
Canavarla İnsan Yer Değiştirince
Del Toro’nun “Frankenstein”ı, Shelley’nin vizyonuna sadık kalır ama duygusal ağırlık merkezinin yerini değiştirir. Artık mesele yalnızca insanın Tanrı’yı oynaması ve Tanrı hırsı değildir; mesele akıl uğruna insanın kendi kalbini unutup vicdanını yitirmesidir. Bu anlamda Canavar Victor’ın, Victor da Canavar’ın gölgesidir. Canavar, Victor’dan doğan adı konmamış bir varlık, onun içindeki korkunun ve bilinmezliğin somutlaşmış halidir. Bu yüzden Victor Frankenstein Canavar’ı yaratma eşiğini aşınca hayat ve bilim anlamlarını yitirir.
Del Toro’nun dünyasında ötekileştirilen canavarlar masumdur, çünkü modern insanlık gerçek canavarlardan daha korkunç bir şekilde canavarlaşmıştır.

İnsanın “Ötekine” Yabancılaşması: Walter Benjamin
İnsanın karanlığına ayna tutan filozof Walter Benjamin’e göre modern çağın en büyük trajedisi, varlığın “aurasını” kaybetmesidir. Aurasını kaybeden bir varlık, örneğin eti, sütü ya da kürkü için sömürülen bir hayvan, insanların gözünde kıymetsizleşip ruhsuz bir eşyaya dönüşür. İnsan, doğayı, hayvanı, insan olmayanı ya da kendinden aşağı gördüğü insanları yalnızca “kullanılabilir nesne” olarak görmeye başladığında, hem dış dünyayı hem kendi iç dünyasını yoksullaştırır, ötekileştirilen varlığın anlamının da içini boşaltır. Hayvan katliamlarının ve insan soykırımlarının sebebi tam olarak budur: ötekinin acısına duyarsızlaşmak. Del Toro’nun canavarları ise bu kaybolan aurayı temsil eder: susturulmuş, yok sayılmış ama varoluşun hakikatini ve gerçek bir kalbi taşıyan varlıklar. Frankenstein’daki Canavar da, tıpkı Benjamin’in betimlediği “sessiz tanıklar” gibidir — konuşsa da kimse dinlemez, duygusu vardır ama değer verilmez, masum da olsa tüm dünya önce onu suçlamaya hazırdır. Bu sessizlik, modern insanın duyarsızlığının yankısıdır.
Canavar’ın gün batımının güzelliği karşısında döktüğü gözyaşları ve bir sonbahar yaprağının estetiğine duyduğu hayranlık, romantik akımın ruhunu tam olarak yansıtırken, bu karanlık peri masalının en can alıcı sahnesi kanlı gelinliğiyle Canavar ve kollarındaki Elizabeth’in sembolik düğün sahnesi olur. Hepimizin bildiği üzere bu hikayede mutlu son yoktur. Del Toro ise gerek Frankenstein’da, gerekse özel bakış açısı ve üslubunu bize aktardığı tüm eserlerinde canavarlara değil, canavarlaşan insanlığa ağıt yakar.

Guillermo Usta’nın su gibi akıp giden, aceleye getirmeden ilmek ilmek işlenmiş 2 saat 29 dakikalık anlatımını, genç ve başarılı aktör Jacob Elordi’nin yaratığa getirdiği yeni soluğu, bir bütün olarak filmin atmosferini, kostüm ve dekordaki zenginliği atlamayın, Guillermo Del Toro’nun Frankenstein’ını Mary Shelley’nin nefis romanının en iyi yorumlarından biri olarak kenara yazın, The Shape of Water film müziği ile Oscar’ı kucaklayan besteci Alexandre Desplat’ın vahim ve nefis müziğini de atlamayın diyoruz.
Güzin Paksoylu
©2025@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”



