Sınır Tanımayan Bir Ses: A Thousand Allies ve Kendi Yolunu Açan Progresif Hikâye
Kendi imkânlarıyla üretim yapan, progresif sınırları genişletmekten çekinmeyen ve Metallica’nın “The Outlaw Torn” cover yarışmasını kazanarak uluslararası sahnede dikkat çeken A Thousand Allies; müziğin teknikle duyguyu nasıl aynı potada eritebileceğini anlatıyor. Bu söyleşide, grubun kuruluş hikâyesinden sahne bağımlılığına, üretim süreçlerinden Türkiye’de metal yapmanın gerçeklerine uzanan samimi bir yolculuk var.
Lise arkadaşlığından doğan bir fikir, yıllar içinde kendi dilini bulan bir müzikal evrene A Thousand Allies ile dönüşüyor. Progresif metalin geniş ve çoğu zaman karmaşık görünen sınırları içinde, hem teknik hem de duygusal bir anlatı kurmaya çalışan bir yapı bu. Üstelik bunu büyük stüdyoların konforu olmadan, kendi imkânlarıyla, çoğu zaman zor şartlar içinde yaparak.
Grubun hikâyesini ilginç kılan aynı zamanda üretim biçimi. Beste, kayıt, mix ve mastering gibi süreçlerin tek elde toplanması, bir yandan özgürlük alanı yaratırken diğer yandan ağır bir sorumluluk da yüklüyor. Ama A Thousand Allies bu durumu kendini ifade etmenin en doğrudan yolu olarak görüyor. Belki de bu yüzden müzikleri, belirli kalıplara sığmak yerine sürekli yön değiştiren, yaşayan bir organizma gibi ilerliyor.

Uluslararası görünürlük kazandıkları o kırılma anı ise Metallica’nın “The Outlaw Torn” yarışması oluyor. Bu deneyim, onlar için inandıkları bir gerçeğin teyidi gibi: Bu müzik global sahnede de karşılık bulabilir. Ama asıl mesele burada başlıyor. Çünkü A Thousand Allies için esas hikâye, bir başarı anından ziyade, o başarıdan sonra ne yaptığınla ilgili.
Bu söyleşide Berkay Gülünay, Taha Ören ve Erkan Cingöz ile bir araya gelip, sadece bir grubun değil, aynı zamanda Türkiye’de bağımsız üretmenin ne anlama geldiğini konuştuk. Baştan sona samimi, yer yer sert ama her anında gerçek bir hikâye bu.
Önce en baştan başlayalım… A Thousand Allies nasıl kuruldu? Bu hikâye nerede ve nasıl başladı?
Berkay Gülünay – A Thousand Allies’ı 2016 yılında liseden arkadaşlarımla kurdum fakat tam anlamıyla müzikal faaliyet aşamasına geçmemiz, yine aynı arkadaşlarımla, 2021 yılını buldu. Her zaman progresif seven ve onu o sıralar dinlediğim başka janralarla harmanlama isteği duyan birinin projesi A Thousand Allies.
Grubun ismi oldukça dikkat çekici. “A Thousand Allies” sizin için ne ifade ediyor?
Berkay Gülünay – A Thousand Allies ismi bir espriden türedi elbet. Tam olarak nereden geldiğini mevcut konjonktürde ayyuka etmek istemiyoruz ama günümüz çerçevesinde isim kendi kendine anlam edinmeye başladı. Bugün A Thousand Allies, gerçekten bu müziği seven ve hakkıyla yapan insanların müttefiği olmak isteyen bir oluşum anlamına evrildi.

İlk bir araya geldiğiniz dönemde nasıl bir müzik yapıyordunuz, bugünle kıyaslayınca en büyük fark ne?
Berkay Gülünay – 2016’da üretmek istediğimiz müziği biraz daha teknik bir “Kurban” tarzı diye nitelendirebilirim. Aktif müziğe girdiğimiz 2021 yılına kadar geçen sürede tabi bu istek çok fazla yön değiştirdi. Direkt olarak progresif bir anlayış benimsedik. Amaç, progresif dinlemeyen insanların da seve seve dinleyebileceği bir müzik yaratmaktı. Geçen 5 yılda aldığımız dönüşlere göre de bunu başarıyor olduğumuzu söyleyebilirim.
Progressive metal gibi geniş bir türün içinde üretim yapıyorsunuz. Siz kendi müziğinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Berkay Gülünay – Bir müziği bir diğerine benzetmek isteyen her şekilde benzetir zaten. Ben A Thousand Allies’ın progresif müzik arenasında başka bir gruba benzetilme ihtimalinin az olduğunu düşünüyorum. Gerçekten özenle kendimize has bir müzik yarattığımızı düşünüyorum.
Dinleyici sizi ilk kez dinlediğinde sizce neyle karşılaşmalı? Teknik bir müzik mi, duygusal bir anlatı mı?
Bizi biraz ilk hangi şarkıyla keşfettiğine göre değişir. “So Long, the One” dinleyerek bizi tanıdıysa daha duygusal yüklü bir grup olduğumuzu, “Between the Future and Time” dinleyerek tanıdıysa köküne kadar progresif, “Hold Your Breath” dinleyerek tanıdıysa da belki bir thrash metal grubu olduğumuzu düşünebilir. Yelpaze geniş, gelen gelsin. (Burada gülüyorlar.)

(Berkay Gülünay özelinde) Senin için beste süreci nerede başlıyor? Bir riff mi, bir duygu mu, yoksa tamamen başka bir şey mi?
Berkay Gülünay – Hayatımın her anında aktif beste yapıyor olduğumu söylemek yalan olmaz sanıyorum. Herhangi bir işle uğraştığımda, biriyle konuştuğumda vesaire aklımda hep müzik var. Üretme konusunda hiçbir problem çekmiyorum. Bir şeyleri ifade etmek istediğim her an edebiliyorum. Progresif dinlemeyen insanların en çok yaptığı yorumlardan biri de neden bir sürü farklı riffi tek bir şarkıda harcıyorsun oluyor. Aslında ben buna harcama olarak da bakmıyorum ama bir parçada çok fazla farklı riff ve nota var diye başka parçalar yazmakta zorlanabileceğim düşünülüyor sanırım… Nasıl hayatımın akışında farklı duygular hissetmeye devam ediyorsam aynı şekilde onları besteye dökmekte de bir problem yaşamıyorum.
(Erkan Cingöz özelinde) Davul bu müzikte sadece ritim değil, yön belirleyen bir şey. Sen parçaya yaklaşırken daha çok yapı mı kuruyorsun, yoksa akışı mı takip ediyorsun?
Erkan Cingöz – Aslında daha hibrit bir yaklaşım sergilemeye çalışıyorum. Yazılan partisyonlar hem şarkının akışını çok kırmamalı hem de mutlaka bir karakter yansıtmalı. Bazen bestelerin sadece 10 saniyesi üzerine en az 2-3 farklı groove/fill deneyip hangisini sevdiğimize karar veriyoruz. Dolayısıyla besteden besteye değişiyor diyebiliriz.
(Taha Ören özelinde) Bas gitar çoğu zaman geri planda kalır ama sizin müzikte oldukça belirgin. Sen kendini daha çok dengeleyen mi hissediyorsun yoksa yön veren mi?
Taha Ören – Kendimi gerçekten de gerek sahnede gerek bestelerin içinde hiç geri planda hissetmedim. Bazı kısımlarda kesinlikle yön veren, duyguyu yönlendiren şeyin bas gitar olduğunu düşünüyorum. Çoğu kısımda ise diğer enstrümanlarla dengeyi bulup bütünlüğü koruduğumu hissediyorum.

Kendi imkânlarınızla, hatta oldukça sınırlı şartlarda kayıt yaptığınız bir süreçten geliyorsunuz. Bu durum sizi zorladı mı yoksa daha özgür bir alan mı açtı?
Berkay Gülünay – Yani herhangi bir profesyonel stüdyoda kayıt imkanımız olduğu takdirde bunun özgürlük alanımıza müdahale edeceğini düşünmüyorum. Bu işi kendi imkanlarımızla yapıyor oluşumuzun getirdiği tek şey elbette evde yapmanın getirdiği teknik zorluklar.
Kayıt, mix ve mastering süreçlerini büyük ölçüde kendiniz yürütüyorsunuz. Bu kontrol sizce müziği nasıl etkiliyor?
Berkay Gülünay – Büyük ölçüde değil, tamamen ben yönetiyorum. Modern zamanda artan maliyetlerden ötürü maalesef her grupta bir insan, grubu ilgilendiren her konuda bilgi sahibi olmak zorunda kalıyor. Bunun avantaj olduğu kadar çokça dezavantaj olduğu konular da mevcut. Her müzisyen sadece müziğiyle ilgilenmek ister ama maalesef günümüz Türkiyesinde bu pek mümkün değil.
Besteleri ve mix/masterı tek başıma yapıyor olmak genel olarak şikayet ettiğim bir mevzu değil. Ürettiğim müziğe müdahale edilmesini çok da sevmediğim için kendimi ifade etmekte de rahatlık duyabiliyorum.
Metallica’nın düzenlediği “The Outlaw Torn” cover yarışmasını kazanmak… O an sizin için ne ifade etti?
Berkay Gülünay – Taha’yla beraber oyun oynarken öğrendik kazandığımızı. Post paylaşılmadan önce yarışmanın jürisi Josh’ın takip etmesiyle zaten kazandığımızı anladık. Metallica’yla beraber işbirliği yapmak kesinlikle sürreal bir şey. Bugün bile yaşananların gerçekliğini kanıksamak zor. Sanırım bir şeylerin tam anlamıyla ne ifade ettiğini belirtmek için üzerinden biraz daha zaman geçmesi gerekiyor.
O parçayı yeniden yorumlarken en çok nerede zorlandınız? Teknik olarak mı, yoksa parçanın duygusunu yakalamakta mı?
Berkay Gülünay – Açıkçası pek bir yerde zorlanmadık; senelerdir severek dinlediğim, bence de Load albümünün en iyi şarkısı. Zorlayacağını düşündüğüm tek şey Taha ve Erkan’ın şarkıyı bilmiyor oluşuydu ama bu konuyu da zorlama ihtimali olan bir şeyden avantajımız olan bir şeye dönüştürdük. Onlardan şarkıyı benim yaptığım bir beste gibi düşünmelerini istedim ve bu yorumumuzdaki özgünlüğü daha da perçinledi.

Yarışmaya gönderdiğiniz versiyonu bugün yeniden çalsanız aynı mı olurdu, yoksa siz de o parçaya artık başka bir yerden mi bakıyorsunuz?
Berkay Gülünay – O zamanki ruh halimle şu anki tabiki de bir değil. Belki bugün baştan otursam şarkının başına bir şeyleri farklı yapardım ama bunun orta çağda minigun olsaydı nasıl olurdu demek gibi bir şey olduğunu düşünüyorum… The Outlaw Torn, artık kendi parçamız kadar sahiplendiğimiz bir parça. Metallica’nın da bu sahiplenmemiz konusuna okay olduğunu birinci ağızdan biliyoruz artık.
Bu kazanım sonrası hayatınızda somut olarak neler değişti? Yeni kapılar açıldı mı?
Berkay Gülünay – Elbette çok değerli insanlarla tanıştık. Görünürlüğümüzü ciddi oranda arttıran bir olay oldu. Metal müzik dediğimiz zaman ulaşabileceğiniz en yüksek nokta Metallica ve ne olursa olsun biz bunu başardık. Gerçekten çok güzel destekler aldık ama açık konuşmak gerekirse beklediğimizin altında bir destek oldu bu. Olabildiğince Türk metal gruplarının birbirini desteklemesi için çabalarken, Türk metal dinleyicisinin de bu çabaya direkt motivasyon olmaya gayret göstermesi gerekiyor. Sizler destek oldukça biz daha fazla olacağız ve globalde Türk grupları sahne almaya başlayacak. Türk metal dinleyicisinin bu fikre inanarak yaklaşması gerekiyor.
Bu deneyim size “biz aslında global sahnede yer alabiliriz” hissini verdi mi?
Berkay Gülünay – Biz zaten global sahnede yer alabileceğimizi hali hazırda düşünüyorduk. Bu yarışma bizim müziğimizin ne olduğuna müdahale eden veya edecek bir şey değil. A Thousand Allies, The Outlaw Torn’dan önce neyse bugün de o ve aynı müziği yapıyor. Her seferinde bir öncekinden daha iyisini hedefliyor ve bunu başardığımızı düşünüyorum.
Abandoned Messenger ve ardından gelen Between the Future and Time… Bu iki iş arasında sizin için en büyük dönüşüm ne oldu?
Berkay Gülünay – Abandoned Messenger, yarım saatte açılan ve 2009 yapımı Cubase 5 kullanılarak yapılan bir albümdü. Prodüksiyon imkanı inanılmaz düşüktü ve zor şartın da zorunda, askeriye yurtlarının depolarında kaydedilmiş bir albümdü. BTFAT, ona nazaran daha iyi bir donanımda kaydedildi. Bunu artan orkestral yapı ve klavye eklemeleriyle de anlayabilirsiniz. Bu süreç içerisinde mix/master bilgim de süreyle paralel şekilde arttığı için sound olarak da daha oturaklı bir seviyeye geldiğimizi söyleyebilirim.
İlk albümü, 8 yılda demlene demlene yazdım ve bir nebze kötü şartlara kurban gitti gibi hissediyorum. Muhakkak A Thousand Allies kariyerinin bir noktasında Abandoned Messenger’ın “Re-Recorded” versiyonu için stüdyoya gireceğiz.
Yeni albümünüzde uzun ve katmanlı parçalar dikkat çekiyor. Bu kadar uzun yapılar kurarken en çok neyi gözetiyorsunuz?
Berkay Gülünay – Genel olarak her röportajda da anlatmak istediğim konu da bu aslında. Bir parça yazarken herhangi bir şey gözetmediğimi vurgulamak istiyorum. Elbette konsept albümler yapıyor olduğumuz için parçaların birbiri içerisindeki bağa dikkat ediyorum ama bu kesinlikle inorganik bir şekilde olmuyor. İçimden, o an ifade etmeyi düşündüğüm konu neyse onu ifade ediyorum. Bu bazen 15-20 dakika oluyor, bazen de 4. Şarkıların uzunluğu asla kafa yorduğum bir konu değil. Neyi, nasıl ifade etmem gerektiğini düşünüyorsam o şekilde yazıyorum.

(A Thousand Allies bu yıl beşinci yaşını DHMC’da kutladı)
Şarkılarınızda zaman, içsel çatışma ve belirsizlik gibi temalar öne çıkıyor. Bu temalar bilinçli mi yoksa süreç içinde mi ortaya çıkıyor?
Berkay Gülünay – A Thousand Allies şarkılarının hepsi alegorik anlatıya sahiptir. Konsept içerisinde, hikaye akışında kendine yer bulan parçalar aynı zamanda teker teker benim yaşadığım ve hissettiklerimle de alakalı. Genelde albümlerin bir teması olduğundan dolayı sürece bırakarak yazmam gibi bir şey söz konusu değil. Tüm parçalar, önündeki ve arkasındakinin ne olduğunu bilerek planlı bir işleyişte ilerliyor. Bu da doğal bir şekilde gerçekleşiyor zaten.
Türkiye’de progressive metal yapmak sizce nasıl bir deneyim? Besleyici mi, zorlayıcı mı?
Berkay Gülünay – Türkiye, hangi müziği yapıyorsanız yapın, sizi besleyen ve zorlayan bir ülke. Rap yapıyorsanız da, pop da, progresif de bir şekilde beslenecek noktalar ve motivasyonlar bulmanız için kafanızı birazcık yukarıya kaldırmanız yeterli. Müzikal olarak da harika makamlara ve geçmişe sahip olan bir kültürümüz olduğu için de bundan beslenmekten iftihar duyuyoruz. Mevcut ekonomik şartlardan dolayı Türkiyede herhangi bir sanat dalını icra etmek zor ama bunun da Türkiyenin Türkiye olmasıyla alakası yok.
Canlı performans sizin için ne ifade ediyor? Stüdyo ile sahne arasında nasıl bir fark var?
Berkay Gülünay – Ben sahneye bağımlı bir insanım… İnsanın sevdiği ve ürettiği bir şeyi dinlemek için, sayısından bağımsız, karşısında insan olması gerçekten inanılmaz bir şey. Bizi dinlemeye gelen insanlara gerçekten bir şeyler kattığımızı düşünüyorum. Özellikle şarkılarımızın stüdyo versiyonlarının üstüne farklı farklı partisyonlar veya değişimler eklemeye özen gösteriyoruz. Bizi dinlemeye gelen 5 kişi de olsa, 500 kişi de olsa aynı şevkle bunu yapıyoruz.
Sahnede cover çalmak ile kendi müziğinizi çalmak arasında nasıl bir duygu farkı yaşıyorsunuz?
Berkay Gülünay – Çoğu gruba nazaran bizim sahnede cover çalmakla ilgili bir problemimiz yok. O gün, o konserde seni daha önce dinlememiş olan insanın bildiği bir şarkının bizim yorumumuzla çalındığını gördüğü zaman bizi sevmesi, diğer senaryoya oranla daha yüksektir diye düşünüyorum. Onun harici zaten sevdiğimiz parçaları icra ediyoruz. Ben sahnede Dream Theater da çalmak istiyorum ve bunun için 2. bir grubum olmasına ihtiyacım olmamalı.
Bugün geriye dönüp baktığınızda “şunu farklı yapardık” dediğiniz bir şey var mı?
Berkay Gülünay – Geriye baktığımda grup adına aldığım hiçbir karardan pişmanlık duymuyorum. Şartlar daha iyi olsaydı bazı şeyleri farklı yapardım elbet. Ama alınan kararlar ve gidilen yönlerin tamamı o an neyi gerektiriyorduysa o yüzden yapıldı.
A Thousand Allies’i önümüzdeki birkaç yıl içinde nerede görüyorsunuz? Daha büyük sahnelerde mi, yoksa daha derin bir üretim içinde mi?
Berkay Gülünay – A Thousand Allies, her an her yerde olabilme potansiyeline sahip bir proje. Türkiye’nin dört bir yanında albüm turnemizi yaptık, şimdi ise tekrardan beste sürecine dönme vakti. İlerisi için besteler haricinde büyük planlarımız mevcut tabi ama bunları, aynı Metallica klibimizi yayınlamadan önce yaptığımız gibi, şimdiden söylememek daha verimli olacaktır diye düşünüyorum.

©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”



Leave a Reply
Want to join the discussion?Feel free to contribute!