Kurgusal Anlatılar ve Törpülenmiş Sesler: Angine de Poitrine

Metal Oda’da Güzin’in Angine de Poitrine yazısını okuduğumdan beri bu konuyu zihnimde toparlamaya çalışıyordum. Bir yandan da bu grupla ilgili söylemleri ve kolektif algıyı gözlemlemek istedim. İtiraf etmeliyim ki hem son derece eğlenceli hem de beni derin düşüncelere sevk eden bir süreç oldu.
İnsanın kendi penceresinden gördüğü (ya da görmek istediği) gerçeklik ile “orada olanın” çıplaklığı arasındaki o derin uçurumu pek çok kez deneyimlemişizdir. Kendimize yapay bir kimlik kurguluyor ve bu kendi yazdığımız anlatının gölgesinde yaşamaya devam ediyoruz. Ancak bu anlatının çöktüğü, gerçekliğin yüzümüze bir tokat gibi çarptığı her kırılma noktasında kendimizi bir kimlik krizinin, derin bunalımların ortasında buluyoruz.

Şahsen ben de böyle miyim? Bilmiyorum. Bunu tam anlamıyla bilmem mümkün mü? Ondan da emin değilim. Yine de olabildiğince olgulara yaslanmak, tarafsızca orada olanı görmek için elimden geleni yaptığımı söyleyebilirim. Çünkü gerçeklikle bağı kopmuş, tamamen egomu korumak için uydurduğum bir kurguyla yaşamanın kısa vadede konforlu olduğunu bilsem de, gerçekle kaçınılmaz karşılaşmanın yaratacağı tahribatı çevremden acı bir şekilde gözlemliyorum. Ve sonu hiç de iyi bitmiyor.
İnsan, kendi mikro hayatında bile bu uydurma anlatılara tutunarak kendini var ediyorsa, toplumsal ölçekte de aynı refleksle hareket etmesi son derece doğaldır. İçinde insan zihninin ve kararlarının olduğu her alanda olduğu gibi, müzikal kurallar da temelde varsayımsal ve kurgusaldır. Hukuk, siyaset, etik ya da müzik gibi tamamen insana dayalı alanlarda bu uydurma anlatıları ve kuralları deşifre etmek kolay olsa da, doğayı ele aldığımız disiplinlerde bile bu kurguları görmek mümkün. Ne olursa olsun; insan, ister doğayı ister kendini anlamaya çalışsın, anlamlandırma süreci insan aklıyla sınırlı olduğu için gerçeği her zaman varsayımlar ve kurgularla “akla uygun” hale getirmeye çalışıyoruz. Bunu art niyetli bir yaklaşımla söylemiyorum; gerçeği, olguyu her zaman tüm çıplaklığıyla ve bütünsel olarak göremiyoruz. Bazen de sırf o konforlu anlatımız bozulmasın diye olguyu görmezden gelmeyi seçiyoruz.

(Oryantalist bir eser olarak Mozart Saraydan Kız Kaçırma)

Müzikte de durum farklı değil: Sesi, sesin kullanımını ve düzenlenişini zihnimizin kavrayabileceği kalıplara soktuk. Müziği, bu düzenleme ve akla uydurma çabasıyla katı kurallara bağladık. Batı dünyası bunu tonal/tampere sistem ve kurallar bütünüyle inşa ederken, dünyanın geri kalanı bambaşka sistemler ve kurallar silsilesiyle kendi müziğini üretti. Tampere sistemin dışladığı, yok saydığı o sesler (komalar), diğer müzik geleneklerinde varlığını korudu. İşte bu durum, farklı kültürlerin müzikal kodları yan yana geldiğinde kaçınılmaz bir uyumsuzluk doğurdu. Kültürel olarak kurguladığımız bu sistemlerin dışında kalan müziklerle bağ kurmak, onları anlamlandırmak zorlaştı. Türk müziğinin estetik kodları ile Batı müziğinin estetik kodları arasındaki bu derin uçurum, toplumların estetik beğenilerini de tamamen farklılaştırdı. Elbette bu sancılı bölünmeyi yaşayan tek ulus biz değiliz.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları’nda tam da bu noktaya parmak basarak Türk müziğinin evrensel formlarla yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunur. Atatürk’ün müzik vizyonuna da temel oluşturan bu tez, bildiğimiz üzere Türk Beşleri ile hayat buldu. Ancak Türk Beşleri, Türk müziğinin komalar barındıran zengin makamsal yapısını tampere sisteme “uydurarak” (bir anlamda törpüleyerek) müzik yaparken; onlardan sonra gelen kuşaklar, Türk popunda makamsal müziği komalarıyla birlikte tampere altyapılara yerleştirmeyi başardılar.
İşte tam da bu yüzden; mikrotonal makam müziği ile tampere tonal müzik arasındaki o tarihsel ve estetik sancıları iliklerine kadar çekmiş bir ulusun ferdi olarak, bugün Kanadalı bir grubun çıkıp bu mikrotonalitenin ekmeğini böylesine rahatça yiyor olması canımı sıkıyor. Aynı YouTube kanalında Altın Gün gibi bu işin hakkını veren bir oluşumun kaydı dururken, bu grubun sadece 3 ayda 15 milyon izlenmeye ulaşmasını hangi sosyolojik ya da müzikal dinamikle açıklayabilirim, gerçekten bilmiyorum.

(Altın Gün)

Saf mikrotonalite (Türk makam müziğindeki koma sesleri), kulak zarı tamamen Batı tipi 12 eşit tonlu tampere sisteme (12-EDO) göre şekillenmiş bir dinleyiciye ilk etapta sadece “detone” veya “yabancı” gelir. Kanadalı bir grup (veya benzer Batılı rüzgarlar) mikrotonal perdeleri aldığında, bunu genellikle Batı formundaki bir rock/psych altyapısının, tanıdık bir ritmik ve armonik yürüyüşün üzerine bir “sos” olarak ekler. Mikrotonal aralıklar tampere gibi veya tampere bir omurganın içinde çalındığında, o müziğin radikal, sarsıcı doğası törpülenir. Batılı dinleyici için “güvenli bir egzotizm” yaratılır.

Kültürel sancısını çekmediğin bir sistemi salt estetik bir “renk” olarak kullanmak, onu köklerinden kopararak tüketim nesnesi haline getirmeyi kolaylaştırır. Altın Gün bu toprakların damarını modern bir dille batıya taşırken hala o kodların sorumluluğunu taşır; ancak dışarıdan bir göz, o sistemi sadece yapısal bir oyuncak olarak kullanır. Dinleyiciye de bu “evcilleştirilmiş, rock formuna indirgenmiş mikrotonalite” daha kolay ulaştığı için 3 ayda 15 milyon izlenme gibi absürt dijital başarılar yakalanır.

Oryantalizm, küreselleşme, küyerelleşme, hibritleşme, çokkültürlülük teorileri gibi konulara da hiç girmiyorum.

Özgür Polat

 

Metal Oda’nın Oryantalizm Notu

Müzikte Oryantalizm, Batılı bestecilerin ve müzisyenlerin Doğu’yu (özellikle Osmanlı, Arap, Pers ve Kuzey Afrika kültürlerini) kendi hayal güçleri, estetik anlayışları ve kültürel kabulleri üzerinden yorumlaması, hatta yeniden kurgulamasıyla ortaya çıkan bir akımdır. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da büyük ilgi gören bu yaklaşım, egzotik kabul edilen makamlar, ritimler, vurmalı çalgılar ve “Doğu”yu çağrıştıran melodik kalıpların müziğe dahil edilmesiyle kendini gösterdi. Ancak oryantalizm çoğu zaman gerçek Doğu kültürlerini yansıtmaktan ziyade, Batı’nın Doğu hakkındaki hayallerini, merakını ve bazen de önyargılarını yansıtır. Bu nedenle müzikte oryantalizm hem kültürel etkileşimin bir ürünü hem de güç ilişkileri ve temsil biçimleri açısından tartışmalı bir kavram olarak değerlendirilir.

(Jean Léon Gérôme – Yılan Oynatıcısı)

Müzikte oryantalizmin örneklerine sadece klasik müzikte rastlanmaz. Mozart’ın Die Entführung aus dem Serail (Saraydan Kız Kaçırma) operasında, Rimsky-Korsakov’un Şehrazat süitinde ve Albert Ketèlbey’in In a Persian Market eserinde Doğu, egzotik ve büyüleyici bir dünya olarak tasvir edilirken; rock müzikte de benzer eğilimler görülür. Özellikle Led Zeppelin’in “Kashmir” adlı eseri, Orta Doğu ve Kuzey Afrika çağrışımları yaratan melodik yapısı ve atmosferiyle Batılı müzisyenlerin Doğu’ya yönelik hayranlığının ve hayal gücünün dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Oryantalizm kavramı, Filistinli-Amerikalı düşünür Edward Said’in 1978 tarihli Orientalism adlı çalışmasıyla kültürel eleştirinin merkezî kavramlarından biri hâline gelmiştir. Said’e göre Batı, yüzyıllar boyunca Doğu’yu yalnızca gözlemlememiş, aynı zamanda kendi beklenti ve hayalleri doğrultusunda yeniden kurgulamıştır. Bu durum resimden edebiyata, klasik müzikten baleye kadar pek çok sanat dalında etkisini göstermiştir. Örneğin Marius Petipa koreografileri La Bayadère (Tapınak Dansçısı), Le Corsaire (Korsan) ve La Fille du Pharaon (Firavun’un Kızı) gibi balelerde,  Gérôme, Ingres, Lewis ve Delacroix gibi ressamların kurguladığı egzotik, mistik hatta erotik dünyalar, opera ve bale sahnesinde birer Doğu dekoru olarak karşımıza çıkar. Örneğin La Bayadère balesinde hayali, mistik ve gizemli tapınaklarla örülü bir Hindistan tasavvuru yaratılır. Bale tarihinin zirvelerinden biri kabul edilen Kingdom of the Shades (Gölgeler Krallığı) sahnesinde ise, Nikiya’nın ölümünün ardından afyon etkisi altındaki Solor’un gördüğü, neredeyse psychedelic bir vizyonu andıran bu düşsel sekans, kusursuz senkron içindeki corps de ballet aracılığıyla seyirciyi adeta katartik bir deneyimin içine çeker.

(La Bayadère – Kingdom of the Shades)

Le Corsaire ise oryantalizmin daha maceracı ve egzotik yüzünü temsil eder. Korsanlar, kaba ve sevimsiz paşalar, haremler, cariyeler ve kaçırılan genç kadınlar üzerinden Batı’nın Osmanlı İmparatorluğu’na dair kurduğu romantize edilmiş ve çoğu zaman da karikatürize edilmiş bir Doğu imgesi sahnelenir.

(Le Corsaire balesi)

Yukarıda örneklediğimiz şekilde klasik müzikten rock müziğe, resim sanatından sahne sanatlarına uzanan geniş bir yelpazede karşımıza çıkan bu yaklaşım, çoğu zaman gerçek Doğu’yu değil, Batı’nın hayal ettiği Doğu’yu yansıtır. Bu nedenle oryantalizm, günümüzde yalnızca estetik bir tercih olarak değil, aynı zamanda kültürel temsil ve bakış açısı üzerine düşünmeyi gerektiren bir kavram olarak değerlendirilmelidir.

Güzin Paksoylu

(Bir Batılı hayal: Oryantalizm)

 

©2026@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”