Bir müzik projesi, zamanla nasıl büyür, değişir ve hâlâ özünü koruyabilir? Alan Parsons Live Project’in 11 Haziran 2025’te Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahnelediği konser, bu soruya verilmiş hem teknik hem de duygusal bir cevaptı.
Alan Parsons’ın müzikteki yeri yalnızca bir grup lideri olarak değil, bir ses mühendisi ve yapımcı olarak da son derece özgündür. 1948 Londra doğumlu sanatçı, genç yaşında Abbey Road Stüdyoları’nda çalışmaya başlayarak The Beatles’ın Abbey Road ve Let It Be, ardından Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümlerinde mühendislik görevleri üstlendi. Bu albümlerdeki özgün ses kurgusu, onun teknik zekâsını gözler önüne serdi.
Müziğin Mimarisi: Alan Parsons Project
1975’te besteci Eric Woolfson ile birlikte kurduğu Alan Parsons Project tam da bu noktada, bir gruptan öte; fikir, bir ses mimarisi olarak doğdu.
Konser boyunca, bu mimarinin taşları ustalıkla yeniden örüldü. Projenin yaşayan versiyonu olan Alan Parsons Live Project’in güncel kadrosu –başta PJ Olsson (vokal), Jeff Kollman (gitar), Tom Brooks (klavye), Guy Erez (bas), Danny Thompson (davul) ve Todd Cooper (saksafon/perküsyon) olmak üzere– dinleyiciyi Parsons’ın ses evrenine ustalıkla taşıdı.

(Alan Parsons 1970’lerde)
“Rock müzik yalnızca çalınmaz; inşa edilir.”
Alan Parsons Project’in asıl olayı; o dönem yaygın olan rock yıldızı kültünü reddederek, anonim ve kolektif bir müzikal yapı kurmasıdır. Sahne performansları uzun süre yapılmamış, albümler ön planda tutulmuştur. Vokalist olarak değişen isimler (Colin Blunstone, Chris Rainbow, Lenny Zakatek vs.) kullanılmış, ama hepsi büyük tematik yapının bir parçası olmuştur.
Eric Woolfson’un hikâyeci yönüyle Parsons’ın teknik ustalığı birleştiğinde ortaya çıkan şey, bir anlatı formu olarak müziktir. Bu da Alan Parsons Project’i sahne odaklı gruplardan ayırır: Pek çok grubun “görsellik” ile kurduğu ilişkiyi, Parsons “işitsellik” üzerinden kurmuştur.
İstanbul’da Alan Parsons Büyüsü
Konsere geçecek olursam; net bir şekilde bu sene izlediğim en iyi sahne performanslarından biri olan bu konser, beni pek çok yönü ile kendisine hayran bıraktı. Harbiye Açıkhava, akustik olarak kolay bir sahne değildir. Açık hava oluşu, rüzgâr ve yankı sorunları, birçok performans için risk barındırır.
Ancak Alan Parsons gibi bir ses mühendisinin bu ortamda kendini evinde hissetmesi şaşırtıcı değil. Harbiye’ye ilk gidişim olduğundan bolca gözlem yapma fırsatım oldu. Öncelikle Harbiye’de alkol satışı yapılmaması beni şaşırttı, oturma düzeni ise konserin atmosferine uygun olduğundan herkesin “kendi alanında” konser deneyimleme fırsatı oldu.

(Alan Parsons Live Project İstanbul konserinde hayran bıraktı.)
Konser alanında beni düşündüren şeylerden biri de amfi tiyatro kavramı ve sahne düzenlerinin neye göre kurulduğu; bunun dinleyicide psikolojik ve antropolojik etkisiydi: Harbiye Açıkhava, klasik “amfi” formunu benimser: seyirci sahneyi yarım daire tipinde çevreler. Etimolojik açıdan “amphi” (iki yandan), “theatron” (görme yeri) anlamındadır.
Antik Yunan ve Roma’dan gelen bu sahne düzeni kolektifliği teşvik eder, seyirci birini görür. Psikolojik olarak katılımcı, gözlemci kimliğini dengelediği gibi sanatçı merkezdedir. Bu da onu “tanrı” değil, “bizden biri” konumuna koyar. Bu nedenle rock, alternatif, deneysel sahnelerde ya da sosyal içerikli tiyatrolarda sıkça tercih edilir. Bu da, Parsons’ın “görsel değil işitsel merkezciliğini” destekler.

(Amfi tiyatro düzeniyle Cemil Topuzlu Harbiye Açık Hava İstanbul’un en özel konser mekanlarından.)
Alan Parsons Live Project gibi sahne ve ses kontrolü açısından hassas projelerde bu alan, yüksek kaliteli ses mühendisliğiyle dengelenir ve böylece sahnede “yukarıdan konuşan sanatçı” değil, “aşağıda yankılanan müzik” algısı vardır.
Aynı zamanda salondaki dinleyici profili dikkat çekiciydi. Konser alanına giderken birkaç kişiyle ayaküstü sohbet etme fırsatım oldu. Orta yaş üstü dinleyiciler ile genç progresif rock meraklılarının aynı şarkılara birlikte eşlik ettiği anlar, Alan Parsons Project’in nesiller arası bir anlatı kurabildiğini gösterdi.
Setlist: Zamanın Yörüngesinde
Konserin açılışı “Standing on Higher Ground” ile yapıldı. Açılış için oldukça güzel bir seçim olan bu şarkı ile ısındık, ardından gelen “Don’t Answer Me” ve “Psychobabble” ile enerjimizi atmaya hazırlandık. Psycobabble canlı dinlemesi çok daha keyifli bir şarkıydı. Bir ara hipnoz yaşadığımı düşündüm. Gerek ışıklandırmalar gerek de funk gitarlar, jazz vari saksofon geçişleri ve ritmik kelime oyunlarıyla dinleyeni hem sahneye kilitledi hem de çok yüksek bir eşlik sağladı.
Bir mühendistense filozof gibi bestelenen “Time”, zamanın sesini duyulur kıldı.
Ardından “Breakdown” ve “The Raven” gotik edebiyatla progresif rock’ın birleştiği “o” ikili olarak kendini gösterdi.
Özellikle “The Raven”da kullanılan vokaller ve dramatik tempo değişimleri, Edgar Alan Poe’nun karanlık hayal gücüne sesle şekil verdi.

Eski bir arkadaşım konserlerde dinlemekten çok kayıt alanlar hakkında “Konserde telefona bakmaman, tüm ruhunla dinlemen lazım.” dediğinden beri her konser aklıma gelir bu cümle.
En merakla ve heyecanla beklediğim parçalardan biri olan “Old and Wise” çalmaya başladığında bir yanım fiziksel bir arşiv tutmak için yanıp tutuşurken bir yanım da yalnızca bu anıyı zihnime kazımak için uğraşmıştı. Bu şarkı en çok eşlik ve alkış alan parçalardan oldu. Halihazırda müzikal yapısı güçlü olan bu şarkıya bir de ışıklandırmalar eklendiğinde büyülü bir atmosfer yarattı.
“I Wouldn’t Want to Be Like You” performansında seyirciyle kurulan etkileşim ardından “La Sagrada Familia” ile güçlendi. Mimar Antoni Gaudí’ye adanmış bu eser, sadece bir şarkı değil, sesle inşa edilen bir katedral gibiydi.

(La Sagrada Familia Bazilikası- Barcelona)
Konserde beni bir diğer şaşırtan unsur da “Luciferama” ve “Don’t Let It Show”dan sonra verilen kısa süreli bir ara olmuştu. Belli ki pek çok kişi şaşırmış olacak ki, sahneden inmeden “Çay içeceğiz… Türk çayı tabii ki.” açıklaması yaptılar.
İkinci yarıda sözleri ve anlamları derin parçalar bekliyordu bizi: Encore’dan önce “Sirius” ve “Eye in the Sky” ile o kadar güçlü bir bitiriş yaptılar ki, devamı gelmeseydi dahi bununla yetineceğimiz kadar etkiliydi.
Ayağa kalktık, gördüğüm en “güvenli” coşkuyla bu güzel şarkıya eşlik ettik. Harbiye’nin hilal şeklindeki amfisinde bir bütün oluşturduk. Biz şarkıya eşlik ederken, o güne özel olan Pembe Dolunay da (Çilek Dolunayı) konser alanının tepesinden gecemize eşlik ederek adeta elle çizilmiş bir portre yarattı.

Gece burda bir nevi zirve noktasını yaşasa da encore ile birlikte Edgar Allan Poe’dan alınan karakterlerle sistem eleştirisi yapan “The System of Dr. Tarr and Professor Fether” ve gerçek bitiriş için Eye in the Sky kadar güçlü bir parça olan “Games People Play” ile geceyi dans ederek sonlandırdık.
2000’ler başında doğan biri olarak ben bile bu konser ile zamanda yolculuk yapıp 80’ler atmosferini deneyimlemiş oldum diyebilirim. Tüm konser boyunca müzik, zaman, mekân, psikoloji ve teknoloji arasında bir akış kuruldu.
Konser bitse de etkisi çok uzun süre devam etti. Bu gece kimisinin bir anısı, kimisinin bir sorusu, kimisininse yeniden inşa edilmiş iç dünyası oldu.
Alan Parsons, bir kez daha gösterdi: Müzik sadece işitilmez, inşa edilir.
©2025@metaloda
“Her hakkı saklıdır. Kaynak göstermeden alıntı yapılamaz. Başka yerde yayınlanamaz.”



